Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2013 Çarşamba

Üç Başlı Ejderha

 
 
2013 gerçekten yaprak dökümü gibi bir sene. Peride Celal ve Leyla Erbil de Edebiyatımızın bu sene yitirdiğimiz kadın yazarları.
 
3 Başlı Ejderha Erbil'le ilk tanışma kitabım.  İnsan, tarih, değer,   her şeyi nasıl talan edebildiğimizi yeni bir tanışmada okudum.
 
Kitabı güneşli bir sonbahar gününde Vişnelik'te çocuklar parkta oynarken okuyup bitirdim.
 
Sarı yapraklar olup göçüp gitseniz de yeşermiş yapraklara sebep olmak. İyi ki gelip geçmişsiniz bu dünyadan Leyla Erbil. Başka kitaplarda buluşmak dileğiyle.

Alper Canıgüz


Bu sene tanıştığım yazarlardan Alper Canıgüz. UE'nin 5 yaşını tamamladığı sene kitabı okumuş olmam sadece bir rastlantı mı? Oğullar ve Rencide Ruhlar ile başladım ben.

Galiba ben biraz Ninem çağı romancısıyım. Evet sevimli, hoş, ilginç. Ama bana bir kitabı yeterli.

27 Eylül 2013 Cuma

Karanlığın Aynasında

Hmm hiç Murat Gülsoy okumadım diyerek aldığım bir kitaptı.
Kitabı beklerken yılının en iyi romanlarından olduğuna dair yazılar okudum.




2013 yılının son tatilinde de bana eşlik etti.
Bodrum Bitez ve Karanlığın Aynasında.
Çok beğeni yazıları mevcut roman için.
Benim aklım acaba tatile kaydı da mı anlattıkları tadı alamadım?
Gene de fena olmadı bir yazarı tanımış oldum.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Tatar Çölü

Ne zamandır iki satır yazmamışım buraya.
İstediğim düzende okuyamamaktan belki de.
 
Mehmet Eroğlu insanları Tatar Çölü'nü okuyanlar ve okumayanlar diye ikiye ayırmıştı. Ben de neymiş bu Tatar Çölü diye kenara not etmiştim. Bir arkadaşım doğumgünü hediyesi hangi kitabı alayım dediğinde de hemen bu kitabın ismini vermiştim. Durdu biraz köşede. Meğerse başka bir arkadaşımın bana İtalya'dan hediye getireceği fincanı beklermiş. İki İtalyan'ı bolca aldım elime 2013 baharında.

Uzun yılları anlatan bir roman. Ama mekan çoğunlukla bir kale. Bastiani Kalesi. Kalenin kuzeyi çöl. Ve o çölden birgün gelmesi beklenen Tatarlar var, yaratılan düşmanlar. Mesleğe yeni başlayan ve gelecek parlak kariyerini bekleyen kahramanımız Giovanni Drago'nun bekleyişinin içinden insanı, sistemi ve kendi Bastiani Kalelerimizi sorguluyoruz. Neyi bekleriz? Neden bekleriz?

Giovanni Drago'nun rüyasında Angustina'nın ölümünü görüşü, Lazzari'nin Arap lakaplı arkadaşı tarafından lakabıyla seslenmesine rağmen parolayı bilemediği için -yönetmelik gereği- öldürülüşü, Angustina'nın gerçekten ölüşü, Giovanni Drago'nun evine döndüğünde annesiyle yabancılığı aklıma kazınan sayfalardan.



Pek çok kişi tarafından önemli bir kitap olarak nitelendirilmesi boşuna değilmiş. Kitabı okuyun, üstüne bir de Erkan Oğur'dan Kaleden İniş mi Olur'u dinleyin. Yanında kahve içmek de size kalmış....

Kaleden inişmi olur
Nanay nanay,zalim nanay,kibar nanay
Ham demir gümüşmolur
Yad ele bakma,ciğerim yakma
Evvelden ikrar verip
Nanay nanay,zalim nanay,kibar nanay
Sonradan dönüşmolur
Yad ele bakma ciğerim yakma

Bu dağlar kömürdendir
Nanay nanay,zalim nanay,kibar nanay
Geçen gün ömürdendir
Yad ele bakma ciğerim yakma
Feleğin bir kuşu var
Nanay nanay,zalim nanay,kibar nanay
Çırnağı demirdendir
Yad ele bakma,ciğerim yakma

Bu dağlar eze dağlar
Nanay nanay,zalim nanay,kibar nanay
Yar gele geze dağlar
Yad ele bakma,ciğerim bakma
Suları şarabolmuş
Nanay nanay,zalim nanay,kibar nanay
Çiçeği meze dağlar
Yad ele bakma ciğerim yakm

26 Temmuz 2012 Perşembe

Fay Kırığı 2 - Emine

Mehmet Eroğlu sevgimden daha önce bahsetmiştim. Fay Kırığı1, fena kitap değildi ama bu sevgimin karşılığında da değildi. Fay Kırığı1 notlarımda da dediğim üzere gene de merakla bekliyordum serinin 2. kitabını. Sanal kitap fuarından edindik. Okunmak üzere sırasını bekliyordu. Önce koca birinci şahsı okudu. Sonra da ben. Zaten İhsan Eliaçık çok ilgimi çekmekteydi ne zamandır. Hasan Hoca karakterinden fırlıyordu Eliaçık kitapta. Dinsiz bir adamla türbanlı Emine'nin aşkından irdeleniyor 2. kitapta Türkiye. Uzun bir roman ama daha da uzun olsa daha da okusam diyerek bitti. Bir tarafın namaz kılanı yobaz diğer tarafın alkol alanı ayyaş yaftaladığı zamanlarda iş şekillerde değil irdelemelerde dedirtti bir kez daha bana. Mehmet Eroğlu'nun şu sözü de referans sanırım :"gördüm ki İhsan Eliaçık’la aslında çok da ayrı yerlerden gelmiyoruz. Vicdanımızın buluştuğu yerdeyiz."

Ne zamandır daha derinlemesine birşeyler yazmak için bekletiyordum. Ama o zamanlar gelmeyince minicik de olsa notumu düşeyim istedim.

Dünyaya baktığı dürbün ne olursa olsun insanların vicdanlarının buluşması dileğiyle...


Bu arada bendeki kapakta yukarudaki.
Ama bence bu tasarım daha başarılı.

21 Mart 2012 Çarşamba

Her Temas İz Bırakır

NE'ye hamileliğim sırasında pazar akşamları görüp geçiyordum Behzat Ç.'yi. Doğuma yakın sardırdım. Sezon sonuna kadar. Gerçi sezon finalini izleyemedim. Yeni sezonda özetle izledim sezon finalini. Saati 10'a kaydırılınca da aramızdaki gelgitli ilişki sona erdi diziyle.

Halamız çocuklara beraber baktığımız bir iki günlük süreçte gezinirken almıştı yazarın kitaplarını. Bu aralar bolca tez okuması yaptığım için (onlar da çok yakında bu sayfada olacak) araya hafif birşeyler koymak istiyordum. Her Temas İz Bırakır'ı ödünç aldım ondan.

Çocukların ikisinin de hasta olduğu haftasonuna denk geldi. Bir o ağlar bir öteki vızlar. Biri emmek ister diğeri uyurken başımda bekle der. İşte hem onların isteklerine cevap vermek hem de bu parçalı bölüklü zamanı değerlendirmek için harika bir kitap oldu. Bir cumartesi başladım ertesi gün pazar akşamı dizi saatine bitmişti kitap.

Ben komünistim kardeşim, saklarım.* Ve vosvos falı kitaptan öğrendiklerim (yazar da kitabı yazarken öğrenmiş bunları). Bir de eavine temizliğe gelen adı Gülsün olan kapıcının eşine Gülsüm diye sesleniyor Behzat Ç. . Aynı hatayı bir kez daha tekrar edip kadın bozulunca kapıcıyla durumu paylaşıyor. Kapıcı ha Gülsüm ha Gülsün ne farkeder diye cevaplıyor. Bu sahne de çok etkiledi beni. 

İlk defa polisiye okuyorum. Anlatılan polisiye öykü benim gibi ilk kez okuyan biri için bile eh işte. Ama karakterler hele de Behzat Ç. çok yaşıyor. Diziden daha başarılı bence kitap. Ama diziyi 2 saatte izleyip paralel olarak yemek de yapabiliyorsunuz. Kitapsa bir günümü aldı.  Benim kitap zevkime göre polisiye ilgi alanımın dışında kalıyor. Emrah Serbes kitabınız çok güzel olmuş ama Barış Bıçakçı'nız(eserlerini peşisıra okumalara doyamadığım ve gene Ankara'yı anlatan yazar olduğu için onu örnek verdim) var mı durumu özetliyor.

* Reha Mağden'in ünlü bir sözü. Aranan birilerini evinde sakladigi için gözaltına alındığında polise verdiği ifade: "Ben komünistim kardeşim, saklarım!".

İletişim Yayınevine de hem tez okumalarımda Devlet ve Kapitalizme ilişkin kitapları hem de Barış Bıçakçı, Emrah Serbes gibi yeni yazarları bizlere ulaştırdığı için kocaman bir iyi ki varsın.
     

20 Mart 2012 Salı

Kalp Ağrısı





İpek Çalışlar'ın Halide Edip biyografisini okuduğumdan beri aklımda Halide Edip kitabı okumak vardı, ama sıra gelmiyordu. Yazın yazlığa götürdüğüm kitaplarım tükenince annemin kütüphanesine el attım. Daha önce yazdığım üzere önce Muz Sesleri'ni okudum, peşi sıra da Kalp Ağrısı'na başladım. Genelde NE'nin emme saatlerini süsledi. Ama sonrasında Ankara'ya dönüş vakti geldi, kitabı yazlıkta unuttum. Sonra annem gelirken kitabı beraberinde getirdi. Böylelikle kitap 2011'den 2012'ye köprü vazifesi gördü.

Azize ve Zeyno yakın iki arkadaş. Zeyno Doktor Saffet ile nişanlı. Azize'lerde Azize'nin akrabası Hasan Beyle tanışır. Olaylar şekillenir.i Hasan ve Zeyno birbirine aşık olur. Ama Azize de Hasan!a aşıktır. Azize'nin intiharı ve çok hastalanması üzerine Azize ve Hasan evlenip tedavi için Viyana'ya giderler. Viyana'da bir de Avrupa kadını Dora eklenir hikayeye. Zeyno bu şekillenme öyküsünü babasına anlatır ve roman böyle başlar. Hele Azize'nin sahneleri tam bir kalp ağrısı:)) Fazla ağdalı. Kitap bir klasik olmadığına göre döneminde değerlendirmek gerek. O dönem için muhtemelen tercih edilen tarz budur. Ama Zeyno'nun yasak sayılabilecek aşkını babasıyla paylaşabilmesi, Avrupa kadını üzerinden değerlendirmeler, evlilik ilişkisi üzerine bakış, evlilik değil kadın ve erkeğin kafalarının denkliğinin önemine vurgu bırakın dönemi günümüz için bile oldukça iddialı. Halide Edip kendi yaşantısını eserlerine yansıtmış bir yazar. Adnan Adıvar ile de bir aşk evliliği yapmıyor. Belki de kendi evliliğini bu kitapta irdelemiştir, kimbilir.

Okuma hikayeniz belli bir olgunluğa eriştiyse, Halide Edip'e özel bir merakınız yoksa, bir araştırma yapmıyorsanız ben pek yaklaşmayın derim. Kalbiniz ağrımasın...

28 Şubat 2012 Salı

Sinek Isırıklarının Müellifi

Sanal kitap fuarını bulmuşken dayanamadım aldım gıcır gıcır bir Barış Bıçakçı daha. Sinek Isırıklarının Müellifi.

Cemil romanını yazar, yayınevine bırakır döner ve yayınlanıp yayınlanmayacağına dair cevabı beklemeye başlar, biz romanı okumaya başladığımızda.

Nazlı çalışır, Cemil evdedir.  Kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği o kokulu ağaç (Oktay Rıfat) altında - eğer yaşlanmadıysanız ve torunlarınız muzipçe ayarıyla oynamadıysa saatinizin - toplu konutlarda kurulup bırakılmış, engele takılmadığı sürece sabah öğle akşam diye dümdüz giden günlerin akışı eşliğinde Cemil sızıntıları okuruz sayfalarda.* Kah üst banyodan sızan su, kah gençlikten anlar, kah güve yenikleri, kah cinayeti çözmeme yardım edecek misin diye soran yaşlı komşu teyze, kah onun yazmaya hevesli torunu Berkan, kah torunun sevgilisi, kah Nazlı'nın sevgilisi, kah ölüp giden bir baba. Sonlara doğru sızıntılar arasında göremediklerimiz de çarpıyor arada yüzümüze zıtlıklarda, bazen mahkumların çığlıklarında.

Yazar sevdiği yazarlara, şairlere, şiirlere de selam çakıyor bu eserde.

Yazın sarı sıcak kokusu da geliyor burna,  Nazlı'nın kullandığı deterjanın da, çilek reçelinin de yazarın kısa cümlelerinde.

Filmler vardır, olay anlatmaz bir kesit sunar. Ben o filmleri hiç sevmem. Bu roman da o tarzda, bir kesit sunuyor. Lakin beni benden aldı. Kendi kendime düşündüm, acaba edebiyat daha güçlü bir aktarıma mı sahip de iki aynı tarz bende farklı sanat biçimlerinde farklı lezzetler uyandırıyor.
Gerçi ben Bıçakçı'yı bu kadar sevince yakınımda iki kişinin  yazarı tanıma hevesi oldu kursaklarında kalan. Ama bu sefer de yanıltmadı ben yazar. Bence çok farklı ve başarılı bir üslup.

Yeni eserlerini merakla bekliyorum.

* Kitaptan alıntılarla kurulmuş bir cümle.

23 Ocak 2012 Pazartesi

Utanç

Bilim dünyası insan zihnini farklı etkeleyen 10 romanı belirlemiş.

Listede yer alan on roman şöyle:
- Johann von Goethe / Genç Werther’in Çektikleri (1787)

- Jane Austen / Aşk ve Gurur (1813)

- Nathaniel Hawthorne / Kırmızı Leke 1850

- Gustave Flaubert / Madam Bovary (1856)

- George Eliot / Middlemarch (1870)

- Leo Tolstoy / Anna Karenina (1877)

- Virginia Woolf / Bayan Dalloway (1925)

- Toni Morrison / Sevgili (1987)

- J.M. Coetzee / Utanç (1999)

- Muhsin Hamid / Gönülsüz Köktendinci (2007)
 
Bu haberi okuduğumda sanal kitap fuarından Utanç'ı çoktan sipariş etmiştim bile.
 
Daha önce Coetzee okumadığım için duyduğum utançla kesişerek başladım Utanç'ı okumaya. Yerde ararken gökte bulmuşluğum yoktur, ama yerde bulduklarımı göklere çıkardığım çok olmuştur (Murathan Mungan) sözü aklıma geldi kitabı okurken. Evet başarılı bir yazar da, göklerde olduğu kadar da değil. Hemen twitterdan takip ettiğim çok sevdiğim yazar Mehmet Eroğlu'nun da görüşünü aldım. Yaşasın sanal alem. O da yazarı İngilizce metinden okunduğunda başarılı bulduğunu ifade etti.  (Çevirmenler meselesi aklımı kurcalamaya devam ediyor, bir kitabı hangi çevirmenin çevireceğine nasıl karar veriliyor, yeni bir çevirmen bir kitabı çevirip de mi yayınevinin kapısını çalıyor? vb.).
 
Kitabın zihin açmasına gelince, kesinlikle katılıyorum. Düşünmeye sevk eden bir kitap.
Köpekler üzerinden aktardıkları, bir başka babanın kızı ile kurulan ilişki, kendi kızıyla kurulan ilişki, hangi kızın ne kadar rızası vardı aslında, kendi kabullerimiz ve bu kabuller üzerinden başka yaşamları biçimlendirme isteklerimiz, çok düşündürttü beni utanç.
 
 

14 Ocak 2012 Cumartesi

Bir Düğün Gecesi

Çok az iki kere okuduğum kitap vardır. Bir Düğün Gecesi onlardan biri oldu. İlk kitap Ayselin üzerinden akarken bu romanda pek çok karakter üzerinden gene bir döneme tanıklık ediyoruz. Bu sefer romanda geçen süre ilkinden biraz daha uzun bir düğün gecesi boyunca akıyor herşey. Kitabı bitirmeme yakın Cüneyt Özdemirin soruyorum programına konuk oldu Adalet Ağaoğlu. Yaşayan yazarlarımızı daha sık görmek, yazılarını onlardan dinlemek dileğiyle 2011 de okuduğum son kitabın notlarını tamamlıyorum.

Ölmeye Yatmak

Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar üçlemesinden ilki Ölmeye Yatmak. İkinci Bir Düğün Gecesi'ni lise çağlarımda okumuştum. Uzun emzirme dönemleri için aldım elime. Emzirmeye oturmak da diyebiliriz kitabın adına. Ayselin 1 saat 27 dakikalık hikayesinde gelgitlerle hem bir dönemim hem de Aysel'in psikolojisinin anlatıldığı bir roman. Benim gibi dönem romanlarını sevenlerdenseniz bilhassa öneririm. Aysel yıllar içinde büyür giderken ben de emzire emzire büyüttüm bu arada bebeği...

23 Aralık 2011 Cuma

TOL - Bir İntikam Romanı

2008 yılıydı, kardeşim çok güzel bir roman diyip verdiğinde. Okumak istediklerim, yazarı bilmemem ertelememe neden oldu. 2011'e imiş kısmet.

 TOL, bir intikam romanı yazarının deyimiyle. "Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi" diye başlayan roman insanı çabucak bir hızla sarıyor. Hızla sardığından belki kurgu karmaşasını bırakıp çıkamıyorsunuz, sarıldınız artık... Gene yazarın betimlemesiyle bir fermuar çeker gibi giden trenin İstanbul'dan Diyarbakır'a yolculuğunca sürüyor roman.

Kitabı muhteşem bulanlar çoğunlukta. Ben o sınıfta değilim. Sadece güzel buldum. Ama Har'ı da okuma hevesi yaratmadı bende. Aralardaki öyküler çok güzel. Kimi kelime oyunları, kimi betimlemeler de.

Artık devir değişti diyenlere:
Zaman değişir mi? Zaman neden değişsin? ... Zaman hep değişir zaten bize ne? (S.250).

18 Ekim 2011 Salı

Muz Sesleri

Hayatımızın rutinlerinden olan pek çok şeye ilişkin detayları bilmeyiz çoğu zaman. Zeytin.  Ben Egeliyim. Bahçelerdeki zeytin ağaçlarına çok soruluşunu duymuşumdur, yeşil zeytin ağacı mı, siyah zeytin ağacı mı diye.
Keza benim bayıldığım bir meyvedir muz. Annem önüne muz arkasına muhallebi koyarak tamamlamış katı gıdaya geçişimi. Eskilerde çok pahalı olduğunu bilirim de, çuk çuk çuk diye kırıla kırıla olgunlaştığını bilmezdim muzların. Ta ki, Ece Temelkuran'ın Muz Seslerini okuyana kadar.

Elimdeki kitaplar bitmişken annemin kitaplığında buldum. Aaaa, sen bunu okumuş muydun şaşkınlığıyla. Daha önce okuyamayanlar, benin Temelkuran ön yargım nedeniyle ilk çıktığında çok da ilgilenmemiştim kitapla. Ama okuyacak başka şey olmayınca başladım bakalım nasılmış diyerek. Güzelmiş. Roman kurgusu zayıf olsa da, zaten kelime cambazı olduğunu bildiğim Ece, burada da döktürmüş. Hele ki Beyrut'u anlattığı bölüm, kitap elime geçse defalarca okurum defalarca.

Babasının kıbbesine yazdığı mektup bölümleri bilhassa daha keyifli geldi bana. Aradaki gözümüze gözümüze soktuğu mesajlardan arınsa, yazar hedeflediği siyasi roman konusunda daha başarılı olabilir yargısındayım.

Aşina olduğumuz Ortadoğu da, ne sesler çıkara çıkara olgunlaşıyar da farkında değiliz aslında...

Ağustos 2011 - Dikili.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Serenad

Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim derler. Ama yakın arkadaşı Yaşar Kemal olan bir insanın daha iyi bir roman yazarı olmasını beklemek gerekmez mi bu durumda;) Romancılığını çok iyi bulmadığım ama pek çok romanını da okuduğum bir yazar Livaneli (Benim nazarımda çok güzel şarkıları var, ordan da kendisinin kuvvetli hatrı). Livaneli'nin son romanını komşumuzun elinde görünce, iki çocukla çok derinlikli şeyler okuma zamanı ve isteği bulamayınca okumaya karar verdim. Akıp giden bir roman, okurken de edebi değerde de. Serenad, Maya'nın gözünden bize yahudi soykırımıyla çerçevelenen bir aşkı anlatıyor. Mavi Alay, Struma gemisi trajedisi, Schubert'in Serenadı gibi pek çok bilgi romana ustaca yayılsa da, pek çok kere de yazar, ben ne de bilgiliyim satırları çarpmış gözümüze. İbni Haldun'un Coğrafya Kaderdir sözünü sayesinde öğrenmem ve keyifli okuma zamanları bu kitabın bende bıraktıkları arasında. 2011 - Dikili - Temmuz.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Latife ve Halide'ler...

Saricizmeli okumuyor mu sandınız, okuyor da bir türlü iki satır notunu düşemiyor. Önce Latife konsept kitabo, sonra yaz tatilinde mide bulantıları arasında Halide romanı ve en son Halide biyografisi.

Eskişehri yol eylerken Latife'nin konsept kitabını okumuştum. Bir daha konsept kitap okunmaya demiştim.

Şimdi Halide'yi okudum gene İpek Çalışlar'ın kaleminden.

Latife, Halide ve İpek Çalışlar ne güzel kadınlarsınız siz. Latife donanımını bir erkek uğruna heba eden bir kadın olduğu için belki, kitabın konseptliğinden değil gönlümde diğer ikisi kadar yer edinemedi.

Yaz tatili sırasında Frances Kazan'dan Halide'nin romanını okumuştum. Sırlar alemine daldım dalıyorum derken roman bitmişti. Tam da kurtuluş şavaşı zamanı ve sonrası halideyi anlatacakken. Gerçi yazar bizi şöyle uyarmış internette gezinirken gördüğüm kadarıyla :"'romanı bir Halide Edip biyografisi gibi okumamaları konusunda uyaran Kazan, 20. yüzyılın eşiğinde büyük karmaşaların yaşandığı İstanbul'u anlatmak için Halide'nin en uygun kişi olduğu görüşünde".

Neyse ki İpek Çalışlar'ın Halide biyografisi romanın hayal kırıklığını aldı götürdü. O devirde bir kadın olarak çok işlerin üstesinden geliyor Halide. Bunda babasının onun eğitimine verdiği önemin katkısı büyük. Baba eleştirileri göze alıp kızını Amerikan Lisesine gönderecek kadar öngörülü ama iki eşli olacak kadar eskilerde.

Hocası Salih Zekiye hayranlığı evliliği, 2. kadının varlığıyla Salih Zeki'den ayrılışı, ordu günleri ve onbaşılığı, Atatürk'le alıp veremedikleri, mandacı mıydı, aşık olmadan Adnan Adıvar'la evlenişi, aşk olmadan başlayan evliliğin dönüştüğü çok kıymetli arkadaşlık, kadın haklarında çaba, bunları yapabilmek için Amerika'ya okumaya gönderdiği oğullarından ayrı kalış, ünlü arkadaşları, pek bilmemesine rağmen ısrarla satranç oynayışı, sürgün yılları, milletvekilliği, kurduğu üniversite kürsüsü, sözünü sakınmaması... Benim açımdan ince ince çalışılmış çok çok doyurucu bir kitaptı.

Ortaokul yıllarımda Zeyno'nun oğlunu okumuştum. Emzirirken Kalp Ağrısı, Sinekli Bakkal, tekrar Zeyno'nun oğlu hiç fena gitmez sanırım.

doyamadım iyi bir biyografi okumaya. Rosa Lüxemburg biyografisi aldım peşi sıra. Sırada okunmayı bekliyor.

Çok işler başaran insanları çok seviyorum. Hele de kadınlarsa daha da çok;)

8 Temmuz 2010 Perşembe

İlişkiler

Erhan Bener'den Oyuncu'yu okuduktan sonra, biraz daha Bener okuması yapmak istedim. İlişkiler hem de Orhan Kemal Roman ödülü almış bir kitap olmasına rağmen, Oyuncu'dan sonra iyi gitmedi. Hani en sevdiğiniz yemeği en son yiyip damağınızda onun tadı kalsın istersiniz ya. Oyuncu'nun tadını silip, kendi sıradan tadını bıraktı.

Muzaffer Bey, karısı Zehra Hanım, oğlu İhsan, yeğen ve yanlarında büyüyen Hümeyra ve arkadaş İhsan Bey'in ilişkilerini bir hastahane odasındaki birkaç gün içerisinde anlatıyor İlişkiler.

Kitabın adı İlişkiler olunca, yazarın Oyuncu'daki karakter yaratma becerisi ön verisiyle belki de çok beklenti içine girdim. Daha derinlikli ilişki analizleri bekledim. Bu anazlileri yakaladığımda genelde oburca okuyorum. Heveslenmem bundandı belki de.

Hele hele kitabın bitiş kısmı bana fazlasıyla, ilkokul temsili görüntüsü çizdi.

Gene kurgu açısından sağlam. Belki de bu sağlamlık nedeniyle daha fazla şaşırtmaca bekliyor, çok sıradan buluyorum bitişi.

Kitapla ilgili övgümse, kadın karakterler genelde siyasi görüşlerini sevgilileriyle kocalarıyla geliştirirler. Bu kitapta ise kadın, oldukça birikimli ve erkek karakterlerin siyasi gelişimlerine katkıda bulunuyor.

1984

Bir hayalgücü ustasının kitabını okudum. Uzun bir zaman diliminde. Başladım. Anne, baba varlığının tadını çıkarmak için ara verdim. Eskişehir'e gidip gelirken masmavi göğe yayılmış beyaz bulutları görmenin keyfi ve kitabın keyfi birbirine karıştı. Ve en sonunda bitirdim 1984'ü. Beğendim. Çok beğendim. Arkadaşımdan ödünç almıştım. Kütüphanemde olmalı dedim.

Orwell'in "The Last Man in Europe", ismiyle yazdığı fakat yayıncısının 1984 olarak ismini değiştirip bastığı kitap. 1949 yılında yazılan kitap, büyük birader ve düşünce polisi gibi kavramların da isim babası.

Tarih tekrar tekrar yazılarak ve dilin içi boşaltılarak, bireyler hiçleştirilmektedir (Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, neler yapmaktasınız?). Ana babasını ihbar eden çocuklar, çocuklarının casusluk yetenekleriyle gurur duyan ana babalar , sürekli kişileri izleyen, gözleyen tele ekranlar, hatta akıldan geçenlerin yüzdeki yansımalarını inceleyen uzmanlar, bir fincan kahveye hasret kalış (pek fena), buharlaşan ve sanki hiç yaşamamış insanlar, iki kere ikinin büyük birader isterse beş edebilmesi...Tüm bunlar olurken hiç uyanmayan proleterya...

Sanal düşmanlar yaratılıyor. Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya ile şavaşıyor. Kimi zaman biriyle kimi zaman diğeriyle. Düşman değiştikçe tüm kaynaklar da hızla değişiyor. İç düşmansa parti karşıtı Kardeşlik Örgütü.

Winston Smith, Doğruluk Bakanlığı'nda özel bir borudan, ona gelen notları eski verilerin ve bilgilerin yerine yazarak tarihi değiştirmektir. Birgün antika eşyalar satan bir dükkandan, yaprakları yumuşacık bir defter (bu yumuşacıki tertemiz defterler hangimizde yazma isteği uyandırmaz ki?) ve mürekkepli kalem alıp, tele ekrandan saklanarak günlük tutmaya başlar. Bunlar yetmez gibi Julia'ya aşık olur. Antika dükkanın üstündeki odaya kiralayıp burada buluşurlar. Tele ekrandan uzak... O'brien'ın da Kardeşlik Örgütü'nden olduğuna inanırlar. O'Brien'in verdiği kitabı okurken, tele ekransız olduğunu sandıkları odada pek çok gerçek ve düşünce polisiyle karşılaşırlar. Yakalanma sonrasında, Sevgi Bakanlığı'nda süren sorgusunda Winston'ın düşüncelerini değiştirirler. Ama duygularını değiştiremediklerini gördüklerinde, meşhur 101 nolu odaya alırlar. En büyük kabusu farelerle baş başa bırakmak üzereyken, beni değil Julia'yı parçalasınlar diyerek, düşüncelerini de teslim eder Winston.

Kitapta hoşuma giden kurgulardan biri de Yenikonuş, parti tarafından geliştirilen bir dil. Kelime haznesi ne kadar geniş olursa düşünce evreni de o kadar geniş olurdan yola çıkarak kelime sayısının azaltılması hedefleniyor yenikonuşta. İyi var ama kötü yok. İyi değil var. Mükemmel, yok çokiyi var.

Bir düşman yarat, dilin ve tarihin içini boşalt, gözle, denetle, yönlendir. Bu kitap 1949'da mı yazılmıştı?

Kitaptan:
SAVAŞ BARIŞTIR ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR BİLGİSİZLİK KUVVETTİR. yazar Okyanusya'nın Bakanlıklarında.

Bilinçleninceye dek başkaldıramayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler.

Geçmişi denetleyen geleceği, şimdiyi kontrol eden geçmişi kontrol eder

20 Mayıs 2010 Perşembe

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın

Fil Uçuşu'nda, sonrasında da Oray Eğin'in yazısında kitapla ilgili okumuştum. Çok merak ediyordum. Ama elimde bekleyen çok kitap var diye çok da oralı olmuyordum. Ta ki, arkadaşım için verdiğimiz siparişten hemen sonra kütüphane haftası nedeniyle yüklü bir indirim alıp arkadaşımın bir kitabı da sen seç demesini fırsat bilene kadar.

Ödünçcü insan oldum bu ara. Kitaplığımızın giderek genişleyen boyutları ve kitap harcamalarımızın oluşturduğu kalemdeki irilik, bu yöne itiyor beni. Çok beğendiklerimi edinme kararıyla beraber uygulamama devam ediyorum.

Romanda Oskar'ın hikayesinden çok büyükanneli, büyükbabalı bölümlerden etkilendim.

Kitaptan:
"Dünyayı kurtarmak isterdi babam. Öyle biriydi. Ama ailemizi tehlikeye atmazdı. Öyle biriydi. ... O kış saçları beyazlamıştı. Kar sanmıştım ben. Her şeyin iyi olacağına söz vermişti. Çocuktum ama herşeyin iyi olmayacağını biliyordum. Bunu bilmem babamı yalancı yapmadı. Babam yaptı." (s.208).

Kitabın sonu ikiz kulelerden atlayan insan görüntüsüyle son buluyor. Hiç bir zaman insanlar çaresiz kalmasın, kaldıklarını sandıklarında çare sizsiniz diyen yalancı olmayan baba olanlarla karşılaşsınlar.

Kitap sonrası,
Savaş olmasın, hiç bir çocuk babasız kalmasın istiyorum.
Tekrar New York'a gitmek. Central Park'ta dolanmak istiyorum.
Botlarım hiç ağırlaşmasın istiyorum.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Çavdar Tarlasında Çocuklar.

Lise yıllarımda ingilizce dersinde okuduğum bir kitaptı. Salinger'in ölümüyle tekrar okumaya niyetlendim. Derste okurken kitabın Gönülçelen çevirisinin de sınıfta dolaştığını anımsıyorum. Bu çevirinin daha iyi olduğuna ilişkin yorumlar da okudum.
Lakin benim sözlerim Çavdar Tarlasında Çocuklar çevirisi üzerine.

Beynin gücüne bir kez daha inandım. Gereksiz gördüklerini arkalara atıyor. Ama ayıklamıyor. Kaçtır beynim senin disk kapasiten? Kitabı okudukça anımsadım da anımsadım. Hep beynimde ön tarafta tuttuğum ama nerden yerleştirdiğimi bilmediğim, odada tırnak kesme sahnesi ve kahramanın arkadaşına "kesme tırnaklarını gece onlara basmak istemiyorum" uyarısı da bu kitaptan kalmaymış!

Gene dar zamanlı bir kitap, Oyuncu'da da böyleydi. Epi topu bir kaç gününü anladıyor yazar Holden Caulfield'in.

Yazarın kardeşiyle ilişkilerini anlatan kısımlarda çok kendimi buldum.

Kitabın resmi ve arka sayfa yazısı yok. Yazarın kuralıymış. Yazarın diğer kurallarıysa, Doğan Hızlan'ın Hürriyet Gazetesi'ndeki listesine göre şöyle:

"PEKİ onun kitaplarını basabilmek için hangi kurallara uymak gerekiyor? Onun hangi özel koşullarını yerine getireceksiniz? Özel koşul deyince aklınıza kapris gelmesin, Salinger'ın tek derdi metin ile okuru baş başa bırakabilmek.

Nedir bunlar? Okuyalım.

Yazarın adının büyüklüğü, kitabın üzerindeki kitap adının büyüklüğünü geçemez. (Yazarın adına yatırım yapıp kitabı o açıdan satamazsınız.)

Kitabın ön ya da arka kapağına kitabın satışını artırıcı reklam, resim, fotoğraf, yazar fotoğrafı vb. koyamazsınız. Düz bir renk olacak. (Renkli, fotoğraflı albenili kitap kapağı için değil, kitabı metni için almalı okur.)

Kitabın ön ya da arka kapağına, kitabı ya da yazarı övücü bir metni bir yana bırakın, hakkında tek satır bile koyamazsınız. (Yazarın metni değil, arka kapakta satış artırıcı, okur tavlayıcı reklam metni ile okuru kandıramazsınız.)

Kitabın içine yazarın biyografisi, kazandığı ödüller, okuduğu okullar vb. hiçbir bilgi koyamazsınız. (Okur sadece metinle ilgilenmelidir)

Kitabın üzerine kitabın kaçıncı baskı olduğu uyarısı koyamazsınız. (Bestseller bir kitap olduğundan yararlanarak okura ulaşamazsınız.)"


Listeyle de ilişkilendirilebilecek beni etkileyen satırlardan bir örnek: "Olgunlaşmamış bir insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir (s.176)."

Holden kitap boyunca sorup soruşturuyor, Central Parktaki göl donunca ördekler nereye gidiyor diye. Sahi nereye gidiyor ördekler göl donunca?

Şimdi de liselerde bu kadar iyi seçimler yapıyorlar mı acaba?

Kitapta bize anlattıktan sonra Holden şöyle diyor: "Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra".

198 sayfa.

Ahh Türkan ahhh...


Bu okuyup, düzenli yazmadığım için arada kaynayan kitap. Türkan Saylan hiç arada kaynayacak kadın mı sarıçizmeli!

Daha önceki Türkan Saylan kitaplarından sonra, isteksizmiş Ayşe Kulin farklı bir şey yapamama endişesiyle. Sonra Türkan Hanım'In arkadaşı Gökşin'le mektupları ortaya çıkınca yazmaya başlamış kitabı. Beni de okurken bu mektuplaşmalar çok etkiledi.

İnandığı uğurda çabaları sonsuz Türkan Saylan'ı zaten biliyordum da, cüzzamı, cüzzamı yok etmek için yaptıklarını, cüzzamı yenen kadının geleneksel türk erkeği karşısında yenilmesini, oğullarına babalarını kızdırmamaları için verdiği salıkları, eski kocasına taktik oyunlarını, ilk aşkını, aşkın aslında dostluk olduğunu, hastalığının ortaya çıkışında Erkan Topuz'dan tedavi görmesini, iyileşen cüzzam hastalarına iş bulmasını, "gavur" olan annesinin ibadetlerini kitaptan öğrendim.

Oğullarının isimleri Çınar ve Çağlayan. Şimdilerde pek moda olan Çınar ismi yıllar öncesinde çok farklı bir isim. Bazı kadınlar nasıl da güzel başarıyor nadir kullanılan güzel isim bulma işini.

Gider ayak yaşadıkları hep aklımda, yaşadıklarıysa modelim olacak Türkan'ın mekanı cennet olsun.