Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2013 Perşembe

Jaguar

Peride Celal öldüğünde Şebnem İşigüzel "Sizi hep Jaguar'ınızla anımsayacağız." anlamında bir tweet atmıştı. İlk Peride Celal okumam için Jaguar'ı seçtim ben de. Kumsal kitabımdı bu sene.






Jaguar bir öykü kitabı. Ama Jaguar uzunca bir öykü, kısa bir roman. Öykünün baş kahramanı da bir araba. Türk filmleri tadında bir mahalle, Arabiko, Jaguar aşığı bir kız ve kızın Ulan Ulan Ulan'ları bu kitaptan hep anımsayacaklarım.

Önümüzdeki sene için bir Peride Celal kitabı var niyetimde.

Güle güle Peride Celal, güle güle 2013 yazı.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Baharda Yine Geliriz

Ben Barış Bıçakçı'yı çok seviyorum diye kızların doğumgününde Yaso getirdi bana Baharda Yine Geliriz'i. Başladım, beğenmedim, bırakmayı düşündüm, bunu O'na yapma dedim.
Eğer ki ben Bıçakçı'yı bu eseriyle tanımış olsaydım bir kitabını dahi okumazdım sonrasında.
2 sayfalık öyküde anlatım yeteneği büyüleyici olsa da (kitabın beni etkileyen iki öyküsünden biri Anlamayan Kadınlar), Ulus'taki Akman Pastanesi'ni pek güzel anlatsa da (diğer etkileyen öykü de Pastane) her zaman çok iyi kıvırdığı sıradanı demleyerek anlatma becerisinin bu eserinde  yerinde yeller esiyor. Yeller dedimse elbette ki Ankara Rüzgarları. Gene Ankara hep Ankara...

Sevgili Bıçakçı böyle yazacaksan ne baharda gel ne kışta.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Deli Kadın Hikayeleri

Özkütle = Ağırlık / Hacim.
Ne işimize yarayacak okulda öğrendiklerimiz? İşte bu işimize yarayacak, delirmiş kadın ölçümünde rehber olacak. Hacim arttıkça özkütlesi azalır maddenin. Beynin ağırlığı değişmezken yükler de yüklersen içini, bir buhar mekanizması da bulamazsan hacmi azaltacak sıfırlatırsın sonsuz hacimde özkütlesini. Delirtirsin. Bu formülün cinsiyeti eksik bence.  Bazen hak veriyorum dişi erkek diye kelimeleri ayıran dillere. Çünkü delirmek çok kadın bir kelime. Çok fena bir kadının delirmesi. Bir erkek  delirdiğinde çoğunlukla köyün delisidir - hep öyleydi deriz, vah fukaraya deriz, mekanı cennet deriz de, başkaca da çok birşey demez çok içlenmeyiz- bir kadın delirdiğinde de çoğunlukla delirmenin dünyası erkek. Delirmenin öznesi. Hep bir erkek görürsünüz deli kadınların başında...

Mine Söğüt'ün etrafında tanıdığı kaç deli kadın var merak ettim. Çok soyut ve bambaşka bir dünyayı bu kadar iyi dile dökmek. Çok çok başarılı. Fil Uçusu'nda haberdar olmuştum kendisinden. Sanal kitap fuarında edindim. Bir cumartesi akşamı başladığım kitap ertesi gün akşam bitmişti. Ne zamandır beni bir kitap böylesine sarmadı. Başucumdaki yılanı okumuştum geçen sene, annelik ve kadınlar üzerine öyküler Hatice Meryem'den. Yavaş yavaş öyküsever mi oldum, yoksa kadın öyküleri mi beni böylesine cezbeden?

21 Deli kadın öyküsü anlatmış yazar. Elbette kimisi çok daha etkileyici geldi bana. Bir kitabı 2. kere okuma isteği çokça uyanmaz bende. Bu onlardan biri oldu.

Ocak 2012 - Ankara.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Küçük Prens

Komşumuzun elinde gördüm Küçük Prens'i. Ben hiç okumadım dedim (ben de okuyayım mıııı demek yerine). Kısa süre sonra kitabı bitirip bana getirdi. NE'yi derin uykulara daldırırken bitirdim. Kendi kendime çocuklarımın düş dünyalarını yıkmam umarım diyerek.

Kimselerin olmadığı gezegende kral küçük prensi yargıç yapmak istediğinde ama burada yargılayacak kimse yok ki diyor küçük prens, kral da kendini yargıla o zaman diye cevap veriyor ve ekliyor en zoru budur.

Eğer büyüklere, “güzel bir ev gördüm, kırmızı tuğlalı: pencerelerinden sardunyalar sarkıyor, damında ise kumrular var” derseniz, nasıl bir evden söz etmekte olduğunuzu bir türlü anlayamazlar. Ne zaman ki onlara, “yüz milyonluk bir ev gördüm” dersiniz, işte o zaman size, “oo, ne kadar güzel bir evmiş!” derler gözlerini koca koca açıp.
(s19-20).

İnsanın belli alışkanlıları olmalı. Alışkanlıklardır bir günü diğerinden, bir saati ötekinden farklı kılan (s.70).

Yazar kendi suluboya resimleriyle canlandırmış küçük prensini de.

Çocuk kitabı olarak bilinir, o bir şapka değil, fili yutmuş boa yılanı hiç unutmayın, çok büyümeyin olur mu? Böylelikle hep sizin kitabınız kalabilir küçük prens.

2011- Dikili - haziran..

28 Nisan 2011 Perşembe

Herkes herkesle dostmuş gibi...

Sevgili Arkadaşım, Saricizmeli'de bir yazımı okumuş ve yazım üzerine bana bu öykü kitabını hediye etmişti. Blogumun ilk ödülü de diyebiliriz. Yaz tatili sırasında başladım. Bulantılar, sıkıntılar derken tekrar başlayıp okumam ilk emzirme dönemlerime rastladı. Ursula'dan sonra Barış Bıçakçı'yla da tanıştırdı beni sevgili arkadaşım. Herkes herkesle dostmuş gibi bir Ankara gezintisi. Behzat Ç.'yi izlerken aman da burası neresi sorgulamam, tanıdık geliş, kitabı okurken de benim eşlikçimdi. Hoş anlatımla, güzel diliyle Bıçakçı bir öyküyü anlatıyor, öykü kahramanı diğer öyküye el veriyor. Kitabın son anlattığı öykü ilk öyküye el vererek, dön dolaş aynı şeyler yaşadıklarımız, çok sıradan ama bir o kadar da eşsiz dedirtiyor bana...

Başka kitaplarını merak ettiğim yazar olarak not alıyorum kenara kendilerini.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Pıtırcık



Renè Goscinny'nin kaleminde, Jean-Jacques Sempé'nin fırçasında hayat bulmuş Pıtırcık. Asterix ve Red Kit'le Renè tarafından kardeş.

Arkadaşları Lüplüp, Çarpım, Gümüş, Toraman, Sırım, Dırdır ile maceradan maceraya koşarken, karnımda Pıtırcık'la okumak istedim.

Çocuklarıma bir kütüphane oluşturmak istiyorum. Benim okuduğum onların kitapları olacak kitaplardan oluşan bir kütüphane. Pıtırcık da bu amaçla seçtiğim kitaplardan.
Bir çocuğun kaygıları, algılarıyla yazılmış bir kitap Pıtırcık.

UE, E.'yi anne karnında pek sevmektedir. Ama ona E.'nin annesi kim diye sorduğumda bana cevabı kim oldu. Onlar bambaşka algılarla, bazen yüzümüzde kocaman bir gülümseme bırakarak yaşıyorlar hayatı. Pıtırcıkı okuduklarında oldukça büyümüş olacaklar. O günlerde Pıtırcık'ı birlikte okumak, hem Pıtırcık'a hem onların miniklik anılarına beraberce gülmek dileğiyle...

25 Aralık 2010 Cumartesi

Aklımdaki Yılan

Yeliz'in mimi harekete geçirdi, bir kitap siparişi verdim. Bu sırada listemde olan Hatice Meryem'in Aklımdaki Yılan'ını da edindim. Daha önce Sinek Kadar Kocam Olsun Başında Bulunsun'u okumuştum. Devlet Tiyatroları'nda (Ankara) oyunlaştırıldı kitap. Geçen sene arkadaşıma doğumgünü hediyesi biletini almak istediğimde kapalı gişe oynadığını görmüştüm (bu sene durum nasıl bilmiyorum).

Aklımdaki Yılan İletişim Yayınları'ndan. Bir günde okuyup bitirdim.  Dili kullanımını çok sevdim kitabın. Ben kolay kolay hikaye okumayı sevmem, ama konu şu aralar çok benden olduğu için sanırım fena sardı. 8 anneyi anlatmış, Meryem. Keşke 16 olsaymış dedim.

Annelik meslektir toplumsal baskısını, kaliteli zaman, muhteşem anne dayatmasını, kızların annelerini çoğu zaman anlamamasını, anlamak için uğraşmamasını, annelerden kızlara geçen mirasları, doğuran mı annedir emek veren mi anlatmış.

Ben en çok doğurmak anne olmaya yeter mi, yoksa insanı emek mi anne yapar irdelemesini yaptığı Kadın Kadına Bir Hesaplaşma'yı beğendim. En çok da bu öyküde baktığı çocuğun annesine çocuğu arayıp sormuyor diye kızan kadının, baktığı kuşların annesi gelince onlara ben baktım büyüttüm şimdi neden geliyorsun gözlemi hoşuma gitti. Başımıza gelmeyen durumlar hakkında ne kadar da kolay konuşabiliyor, yargılayabiliyor, acımasızlaşabiliyoruz. Hem de yargıladığımız yönde tavır gördüğümüzde altüst olabiliyoruz.

Meryem bir söyleşisinde, "Anneliğin yüceltilmesini, hem bilinçli, hem de bilinçsiz olarak kadını köşeye sıkıştırmanın bir yöntemi olarak görüyorum." diyor. Ben de, ben de. Yücelt değer kat, sonra az ya da hiç sorumluluk al, değerler yücesi kadın atfedilen kutsallığına bakıp gıkını çıkaramasın. Akıllıca.

Gene aynı söyleşide ekliyor "Ben çocuklarımla ilgili bir anneyim ama ne onları boğacak kadar ne de onları kasacak kadar bir ilgi değil bu. Sürekli olarak dengeyi tutturmaya çalışıyorum. Mükemmel mi? Değil. Sıkıntılar yok mu? Bir sürü. Küçük oğlumu çok küçük yaşta kreşe verdim, çünkü kendimi geliştirmem için zamana ihtiyacım vardı. Evim pis olsun, dolapların arkası toz içinde kalsın, umurumda değil ama çocuğum böyle bir annenin çocuğu olduğunun farkında olarak büyüsün. Dolayısıyla mümkünse 13-14 yaşlarına geldiği zaman yemeğini kendisi dolaptan alsın. Aslında zaten birçok çalışan annenin çocuğu böyle yaşıyor. Bizde annelik, ev kadınlığı, çocuğun yüzde yüz hizmet ile mesul olduğu bir kuruma dönüşüyor. Bu kadın açısından da, çocuk açısından da tehlikeli." Köyden kente göçle tarladan kopup eve kapanan kadınlar için cillop evler, kolalı gömlekler, dört başı mamur sofralar ben çocuğuma kıymet verdimin göstergesiydi belki, lakin artık kadınların çocuklarının büyüdüğü dünyada (bilhassa kendi ülkem için) kadınların özgür olduğu, çalıştığı, kendini geliştirdiği, ürettiği bir ülkeyi çocuklarına sunmak için çaba (Hatice Meryem'inki gibi) benim için daha kıymetli. Dolabın arkasının değil sokağın ucunun temiz olmasını önemsiyorum. Haa, hem dolap arkası, hep sokak ötesi pırıl pırılsa ne ala. Ama bunu sağlayacak ve tükenmeyecek kadın azdır sanırım, en azından erkeğin ciddi omuz desteğine gereksinimi vardır. Gerçi bu kitapta erkekler hiç yok desem yeri. Kitap boyunca babalar ya yok, ya fena, ya flu. Aslında anneler ve babalarla öyküleri yazsa böylesi iyi gözlemci ve söz ustası bir yazar, tadından yenmez değil mi?


Kitabın öznesi genç annelerin hep oğulları var, anne kız ilişkisindeki annelerse hep çocuklarını büyütmüş olanlar. Yazarın da oğulları var herhalde diye düşündüm. Biri 22, diğeri 15 yaşında iki oğlu varmış.

"Hatice Meryem Aklımdaki Yılan’da yepyeni hikâyelerini edebiyatın ve mizahın kuvvetli tonuyla anlatıyor." diyor tanıtımda, mizah kısmı biraz iddialı ama edebiyat kısmına imzamı atıyorum.

Biraz okumak isteyenler için minik parça .

Eskiye bağlanmayan yeniyi tatsız, tuzsuz, kuru ve anlamsız bulduğum için (s.18).

Ne de olsa seyircisi tek, bileti bedave, gösterimi ömür boyu sürecek vasat bir oyunun yegane yıldızı olmaktı annelik (s.16).

Onu güldürmeye bayılıyordum (ben de UE'yi güldürmeye bayılıyorum:)) (s.23).

Şu annelik meselesini tutup mesleğe dönüştürüyordu pek çok kadın (s.27).