Kütüphanemden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kütüphanemden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2013 Çarşamba

Üç Başlı Ejderha

 
 
2013 gerçekten yaprak dökümü gibi bir sene. Peride Celal ve Leyla Erbil de Edebiyatımızın bu sene yitirdiğimiz kadın yazarları.
 
3 Başlı Ejderha Erbil'le ilk tanışma kitabım.  İnsan, tarih, değer,   her şeyi nasıl talan edebildiğimizi yeni bir tanışmada okudum.
 
Kitabı güneşli bir sonbahar gününde Vişnelik'te çocuklar parkta oynarken okuyup bitirdim.
 
Sarı yapraklar olup göçüp gitseniz de yeşermiş yapraklara sebep olmak. İyi ki gelip geçmişsiniz bu dünyadan Leyla Erbil. Başka kitaplarda buluşmak dileğiyle.

3 Ekim 2013 Perşembe

Jaguar

Peride Celal öldüğünde Şebnem İşigüzel "Sizi hep Jaguar'ınızla anımsayacağız." anlamında bir tweet atmıştı. İlk Peride Celal okumam için Jaguar'ı seçtim ben de. Kumsal kitabımdı bu sene.






Jaguar bir öykü kitabı. Ama Jaguar uzunca bir öykü, kısa bir roman. Öykünün baş kahramanı da bir araba. Türk filmleri tadında bir mahalle, Arabiko, Jaguar aşığı bir kız ve kızın Ulan Ulan Ulan'ları bu kitaptan hep anımsayacaklarım.

Önümüzdeki sene için bir Peride Celal kitabı var niyetimde.

Güle güle Peride Celal, güle güle 2013 yazı.

27 Eylül 2013 Cuma

Karanlığın Aynasında

Hmm hiç Murat Gülsoy okumadım diyerek aldığım bir kitaptı.
Kitabı beklerken yılının en iyi romanlarından olduğuna dair yazılar okudum.




2013 yılının son tatilinde de bana eşlik etti.
Bodrum Bitez ve Karanlığın Aynasında.
Çok beğeni yazıları mevcut roman için.
Benim aklım acaba tatile kaydı da mı anlattıkları tadı alamadım?
Gene de fena olmadı bir yazarı tanımış oldum.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Olduğu Kadar Güzeldik

 
Evde Bangır Bangır Ferdi Çalıyordu'yu görmüş ama ilgilenmemiştim. Olduğu Kadar Güzeldik'se tanıtımındaki Erdek kelimesiyle yakaladı beni. Çocukluğumun yazları: Erdek. Yanyana dizilmiş, deniz menevişlerinin arkadaşları kayıklar. Teneke rulonun içindeki üzümlü kek, annemin elimden tutan ben, annemin tabanı tahta kırmızı terlikleri, sıralasam daha ne çok şey çağrıştırdı bana.
 
Memleketten öyküler okudum. Benim Adım Feridun en sevdiğim öykü. Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler dizelerini anımsattı bana.
 
Kapak fotografı da ne kadar etkileyici değil mi, yazarın kendisi değilmiş lakin.
 
Esmen'den alınan limon kolonyası yerini Paşabahçe'nin çay kolonyasına bırakmışsa ve hoşuna giden kitapların yazarları senden gençse yaşlanmaya mı başladın sen Sarıçizmeli?
 
 
 

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Tatar Çölü

Ne zamandır iki satır yazmamışım buraya.
İstediğim düzende okuyamamaktan belki de.
 
Mehmet Eroğlu insanları Tatar Çölü'nü okuyanlar ve okumayanlar diye ikiye ayırmıştı. Ben de neymiş bu Tatar Çölü diye kenara not etmiştim. Bir arkadaşım doğumgünü hediyesi hangi kitabı alayım dediğinde de hemen bu kitabın ismini vermiştim. Durdu biraz köşede. Meğerse başka bir arkadaşımın bana İtalya'dan hediye getireceği fincanı beklermiş. İki İtalyan'ı bolca aldım elime 2013 baharında.

Uzun yılları anlatan bir roman. Ama mekan çoğunlukla bir kale. Bastiani Kalesi. Kalenin kuzeyi çöl. Ve o çölden birgün gelmesi beklenen Tatarlar var, yaratılan düşmanlar. Mesleğe yeni başlayan ve gelecek parlak kariyerini bekleyen kahramanımız Giovanni Drago'nun bekleyişinin içinden insanı, sistemi ve kendi Bastiani Kalelerimizi sorguluyoruz. Neyi bekleriz? Neden bekleriz?

Giovanni Drago'nun rüyasında Angustina'nın ölümünü görüşü, Lazzari'nin Arap lakaplı arkadaşı tarafından lakabıyla seslenmesine rağmen parolayı bilemediği için -yönetmelik gereği- öldürülüşü, Angustina'nın gerçekten ölüşü, Giovanni Drago'nun evine döndüğünde annesiyle yabancılığı aklıma kazınan sayfalardan.



Pek çok kişi tarafından önemli bir kitap olarak nitelendirilmesi boşuna değilmiş. Kitabı okuyun, üstüne bir de Erkan Oğur'dan Kaleden İniş mi Olur'u dinleyin. Yanında kahve içmek de size kalmış....

Kaleden inişmi olur
Nanay nanay,zalim nanay,kibar nanay
Ham demir gümüşmolur
Yad ele bakma,ciğerim yakma
Evvelden ikrar verip
Nanay nanay,zalim nanay,kibar nanay
Sonradan dönüşmolur
Yad ele bakma ciğerim yakma

Bu dağlar kömürdendir
Nanay nanay,zalim nanay,kibar nanay
Geçen gün ömürdendir
Yad ele bakma ciğerim yakma
Feleğin bir kuşu var
Nanay nanay,zalim nanay,kibar nanay
Çırnağı demirdendir
Yad ele bakma,ciğerim yakma

Bu dağlar eze dağlar
Nanay nanay,zalim nanay,kibar nanay
Yar gele geze dağlar
Yad ele bakma,ciğerim bakma
Suları şarabolmuş
Nanay nanay,zalim nanay,kibar nanay
Çiçeği meze dağlar
Yad ele bakma ciğerim yakm

26 Temmuz 2012 Perşembe

Fay Kırığı 2 - Emine

Mehmet Eroğlu sevgimden daha önce bahsetmiştim. Fay Kırığı1, fena kitap değildi ama bu sevgimin karşılığında da değildi. Fay Kırığı1 notlarımda da dediğim üzere gene de merakla bekliyordum serinin 2. kitabını. Sanal kitap fuarından edindik. Okunmak üzere sırasını bekliyordu. Önce koca birinci şahsı okudu. Sonra da ben. Zaten İhsan Eliaçık çok ilgimi çekmekteydi ne zamandır. Hasan Hoca karakterinden fırlıyordu Eliaçık kitapta. Dinsiz bir adamla türbanlı Emine'nin aşkından irdeleniyor 2. kitapta Türkiye. Uzun bir roman ama daha da uzun olsa daha da okusam diyerek bitti. Bir tarafın namaz kılanı yobaz diğer tarafın alkol alanı ayyaş yaftaladığı zamanlarda iş şekillerde değil irdelemelerde dedirtti bir kez daha bana. Mehmet Eroğlu'nun şu sözü de referans sanırım :"gördüm ki İhsan Eliaçık’la aslında çok da ayrı yerlerden gelmiyoruz. Vicdanımızın buluştuğu yerdeyiz."

Ne zamandır daha derinlemesine birşeyler yazmak için bekletiyordum. Ama o zamanlar gelmeyince minicik de olsa notumu düşeyim istedim.

Dünyaya baktığı dürbün ne olursa olsun insanların vicdanlarının buluşması dileğiyle...


Bu arada bendeki kapakta yukarudaki.
Ama bence bu tasarım daha başarılı.

5 Nisan 2012 Perşembe

Devlet


Önüm arkam sağım solum içim dışım devlet kuramı oldu. Ama sanki fena bir metin çıkarmadım gibi.
Ben diyince çok ederi olmayabilir de Stanislav Andreski der ki bu kitap bir sosyoloji ve siyaset bilimi klasiği sayılmayı hak eder.

Devletin olduğu her toplumun sınıflı olduğunu vurguluyor yazar. Sonra devletin oluşumundan başlayıp ilkel fetih devleti, deniz devleti, feodal devletin gelişmesi, anayasal devletin gelişmesi, devletin geleceğinin alacağı yön başlıklarıyla ilerliyor kitap.

Benim gibi o daldan bu dala okumaları seven insanlar için tez çalışması bu açıdan da güzel. Sistemik biçimde konuya ilişkin pek çok kitap okumak zorunda kaldım. Ne çok yeni yazar, yeni kuram, yeni bilgi, yeni detay edindim. Hele ki bunlar üzerine yazmak durumunda kalınca oldukça damıttım edindiklerimi.

Alaeddin Şenel ve Yavuz Sabuncu'nun başarılı çevirilerinden bahsetmeden de geçemeyeceğim bu kitaba ilişkin yazarken.

Bir çırpıda okunamayan ama okunduğunda bir çıprıda bir kavram oluşturan bir kitap Devlet.

28 Mart 2012 Çarşamba

Yeni Emperyalizm

Doktora derslerim sırasında Kapitalizm ve Sömürgecilik dersinin okumalarında aldığım kitap grubunun içindeydi. O zaman kitaptan parçalar okumuş da olabilirim okumamış da (işte blog yazmanın faydaları dönüp bakabilirsin).

Harvey'in Yaratıcı yıkım (creative destruction) kavramını kullanan bir makale okurken kitap aklıma geldi ve bu sabah aldım elime. Ve de bu akşamüstü bitirmiş bulunmaktayım.

Çok anlaşılır bir dil kullanıyor yazar (kısa bir sürede bitirebilirlik buradan kaynaklı, kavramları anlamak için durup tekrar okumak düşünmek gerekmiyor), bu anlaşılır dili kullanırken de tezlerde yetersizliğe düşmüyor asla.

ABD'nin hegemon güç oluşundan günümüze geçirdiği çalkantıları, yaklaşımları, hedefleri kapitalist gelişimle izdüşürerek irdeliyor.

Kapitalizm yaratır ama asla yıkmadan yaratmaz diyor yazar ve soruyor düzgün işleyen piyasa sistemi hoşgörü yaratacaktı, neden devlet toplumuna karşı daha despot oldu diye?

Neo libealizm hakkında kavramsal bir çerçeve oluşturmak isterseniz okuyun derim.

1 Ocak 1994'te Chiapas'ta Zapatista isyanını patlak verişini ve nedenlerini de tekrar anımsamak istersem kitabın 133. sayfasına bakmam yeterli.

175 sayfa.

23 Mart 2012 Cuma

Kapitalizm, Sınıflar ve Devlet

Bir önceki tez izleme komitemde belirlenen hareket noktam devlet olunca daha önceki postta da belirttiğim üzere kütüphanemizdeki konuya ilişkin kitaplara ek siparişler verdim.
Bir tanesi de Kapitalizm, Sınıflar ve Devlet idi.
Kitap yazarın yabancı bilimsel dergilerde yazdığı yazılarının bir çevirisinden oluşuyor.
Yazar bu kitabıyla benim kafamdaki bazı sorulara yanıt verip yeni sorular oluşturmama aracılık ettiği için benim açımdan çok başarılı.
Haldun Gülalp'le tanışmış olmaktan çok mutluyum.

28 Şubat 2012 Salı

Sinek Isırıklarının Müellifi

Sanal kitap fuarını bulmuşken dayanamadım aldım gıcır gıcır bir Barış Bıçakçı daha. Sinek Isırıklarının Müellifi.

Cemil romanını yazar, yayınevine bırakır döner ve yayınlanıp yayınlanmayacağına dair cevabı beklemeye başlar, biz romanı okumaya başladığımızda.

Nazlı çalışır, Cemil evdedir.  Kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği o kokulu ağaç (Oktay Rıfat) altında - eğer yaşlanmadıysanız ve torunlarınız muzipçe ayarıyla oynamadıysa saatinizin - toplu konutlarda kurulup bırakılmış, engele takılmadığı sürece sabah öğle akşam diye dümdüz giden günlerin akışı eşliğinde Cemil sızıntıları okuruz sayfalarda.* Kah üst banyodan sızan su, kah gençlikten anlar, kah güve yenikleri, kah cinayeti çözmeme yardım edecek misin diye soran yaşlı komşu teyze, kah onun yazmaya hevesli torunu Berkan, kah torunun sevgilisi, kah Nazlı'nın sevgilisi, kah ölüp giden bir baba. Sonlara doğru sızıntılar arasında göremediklerimiz de çarpıyor arada yüzümüze zıtlıklarda, bazen mahkumların çığlıklarında.

Yazar sevdiği yazarlara, şairlere, şiirlere de selam çakıyor bu eserde.

Yazın sarı sıcak kokusu da geliyor burna,  Nazlı'nın kullandığı deterjanın da, çilek reçelinin de yazarın kısa cümlelerinde.

Filmler vardır, olay anlatmaz bir kesit sunar. Ben o filmleri hiç sevmem. Bu roman da o tarzda, bir kesit sunuyor. Lakin beni benden aldı. Kendi kendime düşündüm, acaba edebiyat daha güçlü bir aktarıma mı sahip de iki aynı tarz bende farklı sanat biçimlerinde farklı lezzetler uyandırıyor.
Gerçi ben Bıçakçı'yı bu kadar sevince yakınımda iki kişinin  yazarı tanıma hevesi oldu kursaklarında kalan. Ama bu sefer de yanıltmadı ben yazar. Bence çok farklı ve başarılı bir üslup.

Yeni eserlerini merakla bekliyorum.

* Kitaptan alıntılarla kurulmuş bir cümle.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Deli Kadın Hikayeleri

Özkütle = Ağırlık / Hacim.
Ne işimize yarayacak okulda öğrendiklerimiz? İşte bu işimize yarayacak, delirmiş kadın ölçümünde rehber olacak. Hacim arttıkça özkütlesi azalır maddenin. Beynin ağırlığı değişmezken yükler de yüklersen içini, bir buhar mekanizması da bulamazsan hacmi azaltacak sıfırlatırsın sonsuz hacimde özkütlesini. Delirtirsin. Bu formülün cinsiyeti eksik bence.  Bazen hak veriyorum dişi erkek diye kelimeleri ayıran dillere. Çünkü delirmek çok kadın bir kelime. Çok fena bir kadının delirmesi. Bir erkek  delirdiğinde çoğunlukla köyün delisidir - hep öyleydi deriz, vah fukaraya deriz, mekanı cennet deriz de, başkaca da çok birşey demez çok içlenmeyiz- bir kadın delirdiğinde de çoğunlukla delirmenin dünyası erkek. Delirmenin öznesi. Hep bir erkek görürsünüz deli kadınların başında...

Mine Söğüt'ün etrafında tanıdığı kaç deli kadın var merak ettim. Çok soyut ve bambaşka bir dünyayı bu kadar iyi dile dökmek. Çok çok başarılı. Fil Uçusu'nda haberdar olmuştum kendisinden. Sanal kitap fuarında edindim. Bir cumartesi akşamı başladığım kitap ertesi gün akşam bitmişti. Ne zamandır beni bir kitap böylesine sarmadı. Başucumdaki yılanı okumuştum geçen sene, annelik ve kadınlar üzerine öyküler Hatice Meryem'den. Yavaş yavaş öyküsever mi oldum, yoksa kadın öyküleri mi beni böylesine cezbeden?

21 Deli kadın öyküsü anlatmış yazar. Elbette kimisi çok daha etkileyici geldi bana. Bir kitabı 2. kere okuma isteği çokça uyanmaz bende. Bu onlardan biri oldu.

Ocak 2012 - Ankara.

23 Ocak 2012 Pazartesi

Utanç

Bilim dünyası insan zihnini farklı etkeleyen 10 romanı belirlemiş.

Listede yer alan on roman şöyle:
- Johann von Goethe / Genç Werther’in Çektikleri (1787)

- Jane Austen / Aşk ve Gurur (1813)

- Nathaniel Hawthorne / Kırmızı Leke 1850

- Gustave Flaubert / Madam Bovary (1856)

- George Eliot / Middlemarch (1870)

- Leo Tolstoy / Anna Karenina (1877)

- Virginia Woolf / Bayan Dalloway (1925)

- Toni Morrison / Sevgili (1987)

- J.M. Coetzee / Utanç (1999)

- Muhsin Hamid / Gönülsüz Köktendinci (2007)
 
Bu haberi okuduğumda sanal kitap fuarından Utanç'ı çoktan sipariş etmiştim bile.
 
Daha önce Coetzee okumadığım için duyduğum utançla kesişerek başladım Utanç'ı okumaya. Yerde ararken gökte bulmuşluğum yoktur, ama yerde bulduklarımı göklere çıkardığım çok olmuştur (Murathan Mungan) sözü aklıma geldi kitabı okurken. Evet başarılı bir yazar da, göklerde olduğu kadar da değil. Hemen twitterdan takip ettiğim çok sevdiğim yazar Mehmet Eroğlu'nun da görüşünü aldım. Yaşasın sanal alem. O da yazarı İngilizce metinden okunduğunda başarılı bulduğunu ifade etti.  (Çevirmenler meselesi aklımı kurcalamaya devam ediyor, bir kitabı hangi çevirmenin çevireceğine nasıl karar veriliyor, yeni bir çevirmen bir kitabı çevirip de mi yayınevinin kapısını çalıyor? vb.).
 
Kitabın zihin açmasına gelince, kesinlikle katılıyorum. Düşünmeye sevk eden bir kitap.
Köpekler üzerinden aktardıkları, bir başka babanın kızı ile kurulan ilişki, kendi kızıyla kurulan ilişki, hangi kızın ne kadar rızası vardı aslında, kendi kabullerimiz ve bu kabuller üzerinden başka yaşamları biçimlendirme isteklerimiz, çok düşündürttü beni utanç.
 
 

Devlet Nedir?

2012 hedefim geçen senekinin iki misli kitap okumak. Bakalım başarabilecek miyim?
Okuduğum ilk kitap Cem Eroğul Devlet Nedir? Yıllar önce edinmiş beklemeye almıştım kitabı. Tez okumalarım kapsamında okudum. Yazar profesörlük tezi için sunmuş sonrada kitaplaştırmış. Devletin işlevi, toplumun ortak çıkarı, egemen sınıfı çıkarı, devletin kendi çıkarı, devletin doğası, devletin biçimleri ve devletin geleceği başlıklarında irdelemiş devletin ne olup ne olmadığını.

Vahşilik döneminde insanların yeryüzüne yayılması tamamlanmıştı. Barbarlik, üretim güçlerinde dev bir ilerleme yaratarak, insan kümelerinin nufüslarında büyük bir artışa, göreli yerleşikliğe, köklü bir işbölümüne ve gitgide artan bir servet birikimine yol açtı. En hızla biriken servet sürülerdi. Evin dışındaki üretim aletlerinin erkeklerce kullanılması sonucu, bu yeni servetlerde erkeklerin malı oldu. Bu yüzden, erkeklerin mirasını kendi soy çizgilerinde tutmak artık daha önemli hale geldi. Böylece, adım adım, ana soyundan baba soyuna geçildi ve kadınların tek erkeğe eved, sadakati esasına dayanan yeni aile biçiminin temeli atıldı (s.73).

Ah sürüler içinde sürmeli koyun devlet nedir aramaya koyulduğumda karşıma çıktın, soyadı mevzunda başım hep senle dertte;)

14 Ocak 2012 Cumartesi

Bir Düğün Gecesi

Çok az iki kere okuduğum kitap vardır. Bir Düğün Gecesi onlardan biri oldu. İlk kitap Ayselin üzerinden akarken bu romanda pek çok karakter üzerinden gene bir döneme tanıklık ediyoruz. Bu sefer romanda geçen süre ilkinden biraz daha uzun bir düğün gecesi boyunca akıyor herşey. Kitabı bitirmeme yakın Cüneyt Özdemirin soruyorum programına konuk oldu Adalet Ağaoğlu. Yaşayan yazarlarımızı daha sık görmek, yazılarını onlardan dinlemek dileğiyle 2011 de okuduğum son kitabın notlarını tamamlıyorum.

Ölmeye Yatmak

Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar üçlemesinden ilki Ölmeye Yatmak. İkinci Bir Düğün Gecesi'ni lise çağlarımda okumuştum. Uzun emzirme dönemleri için aldım elime. Emzirmeye oturmak da diyebiliriz kitabın adına. Ayselin 1 saat 27 dakikalık hikayesinde gelgitlerle hem bir dönemim hem de Aysel'in psikolojisinin anlatıldığı bir roman. Benim gibi dönem romanlarını sevenlerdenseniz bilhassa öneririm. Aysel yıllar içinde büyür giderken ben de emzire emzire büyüttüm bu arada bebeği...

21 Aralık 2011 Çarşamba

Yaban Kızlar

Durup durup 2011'de ilk kez ve ikinci kez Ursula K. Le Guin okumam mı fantastik bir yıl geçirdim demem için yeterli olur yoksa biri 28 aylıkken diğer çocuğumu doğurup yılın geri kalanını öyle geçirmem mi?

Boşuna usta yazar olunmuyor. Kısacık bir öyküyle bir diyar, bir toplum, bir kabul, bir öfke, bir sızı usta olmadan anlatılamaz sanırım. Algan Sezgintüredi'nin katkılarını da göz ardı etmemek gerek elbette.
Taçlar, Kökler ve Topraklardan oluşan bir toplumda geçen öykü, üç tane de önemli (öyle diyorlar) ödül almış.

Öykü sonrasında yazarın kitap okurluğunu, kitap yayıncılığını değerlendirdiği  "Okurken Uyanık Kalmak" diye bölüm var. En az öykü kadar etkileyici.  Ve şiirler ve yazarla bir söyleşi...

Kitabın adı Yaban Kızlar olmasına rağmen öykü başlığı kitap içi sayfalarda vahşi kızlar olarak geçiyor. Öyküdeki kızlar yaban, asla vahşi değiller.

Yazarı daha çok okuyanların mutlaka daha diyecekleri vardır, ama ben 2011 sonlarında okuduğum kitapla boş umutlar da olsa 2012 sonrasında toplumsal katmanlar olmasın, kimseler mezarsız kalmasın diyorum.

10 Kasım 2011 Perşembe

Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Aramızdaki En Kısa Mesafe

Ben küçük ve kaliteli şeyleri çok seviyorum. Misal bir fincan türk kahvesi. Ama iyisinden... Az şekerli, su ve kahve birbirlerine harmanlanıp türk kahvesi olmuş.
Annem kotarıyor bence en iyi bu işi.
Malzemeden kaçmıyor, kahve paketlerinin bitiş hızı inanılmaz. Çalaateş değil, usuuuul usuuul pişiyor kahve ocakta.
Az şekerli olacak ki, sunulan şeyin tadını alacaksınız, diliniz boyanmayacak.
İllaki yanına bir tane portakal reçeli, has tadı aldıktan sonra şenlendirmek isterseniz dili diye.
Dili şenlendiren insanları bir ayrı seviyorum ben. Özenli insanları... Biraz da hüzünlü insanları...
İllaki kahve içerken gelir konu dedeme, annemin babasına. Ona pişirdiği kahveler ve onun  övgüleri. Onları anmak için de çokça kahve pişirir annem. Ruhları şenlensin uzak diyarlarda diye.

Ben Barış Bıçakçı'yı annemin kahvesi gibi sevdim. Hacimleri küçük kitapların. Nesir ama değil, şiir sanki. Nasıl bir gözlem gücü, nasıl bir anlatım, nasıl bir dili şenlendirme, nasıl bir hüzün, nasıl bir özen, göz boyamadan, çalakalem değil demlene demlene.
Bıçakçı da  yazdıkça  birilerinin ruhu şenleniyor uzak diyarlarda.
Ankara'yı da ayrıca hiç bu kadar sevmemiştim. Sizli haliyle biraz kendini sevdiren şehir büyüledi beni aralardan sızışlarla.

28 Nisan 2011 Perşembe

Herkes herkesle dostmuş gibi...

Sevgili Arkadaşım, Saricizmeli'de bir yazımı okumuş ve yazım üzerine bana bu öykü kitabını hediye etmişti. Blogumun ilk ödülü de diyebiliriz. Yaz tatili sırasında başladım. Bulantılar, sıkıntılar derken tekrar başlayıp okumam ilk emzirme dönemlerime rastladı. Ursula'dan sonra Barış Bıçakçı'yla da tanıştırdı beni sevgili arkadaşım. Herkes herkesle dostmuş gibi bir Ankara gezintisi. Behzat Ç.'yi izlerken aman da burası neresi sorgulamam, tanıdık geliş, kitabı okurken de benim eşlikçimdi. Hoş anlatımla, güzel diliyle Bıçakçı bir öyküyü anlatıyor, öykü kahramanı diğer öyküye el veriyor. Kitabın son anlattığı öykü ilk öyküye el vererek, dön dolaş aynı şeyler yaşadıklarımız, çok sıradan ama bir o kadar da eşsiz dedirtiyor bana...

Başka kitaplarını merak ettiğim yazar olarak not alıyorum kenara kendilerini.

16 Mart 2011 Çarşamba

Puslu Camın Arkasından

Sadun Aren'in anılarını anlattığı kitabı Puslu Camın Arkasından. Bu aralar anı kitapları okumak çok hoşuma gidiyor. Türk solunun efsane isminin anılarını okurken kendine ve soldaki gelişmelere eleştirel bakışı hoşuma gitti.

Aren bana çok değişik gelen bir anısını paylaşıyor. Kolhaza toprak devrini yapan Macarlar nedenini şöyle açıklıyorlar :" Biz Budapeşte'ye çok yakınız. Akşamları Budapeşte'ye sinemaya, tiyatroya gideriz. Eğer kendi toprağımız olursa ailecek gidemeyiz" (s.179). Her kuruşunu biriktirip mülk edinmeye çalışan bir kültürün içinden, bu yaklaşım oldukça farklı geliyor.

DİSK için kurulan araştırma merkezinde her pazartesi yapılan toplantılara çaycı kızı da dahil ediyor Aren. Bunu insana saygının gereği yaptığını, sonra üzerinde düşündüğünü dile getirip şöyle devam ediyor :"Bu acaba doğru muydu? Yani eşit olmayan insanlara eşit muamele yapmak doğru mu? Bence yanlış. Eşit olsun, gelsin oraya otursun. Dil bilen, üniversite bitirmiş insanların arasında oturmak belki görünüş itibari ile ilerici gibi ama özünde değil. Bunu sonradan anladım. Herkes birbirine eşittir demekle insanlar eşit olmaz. Eğer o insana gerçekten saygı duyuyorsanız onu eşit olacak biçimde eğitmek, ona katkıda bulunmak lazım. Ondan sonra gelsin o masaya otursun. Öbürü suni birşey oluyor. Üstelik sıkılıyor ve belki kendini aşağılanmış hissediyor" (s.262).

Ve kitabın sonu şöyle bitiyor. "Siz bugünkü dünya, bugünkü toplumumuz hakkında yeni bir şey düşünmek istiyorsanız yeni kavramlar bulmalısınız. Eski kavramlarla yeni birşey düşünemezsiniz." (s.326).

Mehmet Ali Aybar ile ters düşmesini, kendi gözünden Behice Boran'ı ve Aziz Nesin'i, Türkiye İşçi Partisini, tutuklanışlarını, olaylı 1 Mayıs'ı, eleştiriler de alan özelleştirmeye bakışını kendi hayat hikayesinin yanı sıra aktarıyor.

15 Mart 2011 Salı

Saç Saça Baş Başa Kadınlar Arası Rekabet



İmge Kitabevi'nin internet sitesinden sipariş verirken indirimlerde gördüğüm ve hiç fikir sahibi olmadan edindiğim bir kitap. İyi ki de edinmişim. Kadına ilişkin kitaplar olunca, hele bir de derinlemesine olunca, okumalara doyamıyorum ben. Gerçi 2010 da başladım okumaya, 2011'de sonlandırdım. Ama tadına ere ere okumuş oldum. Sorunun kaynağı, Sağlıklı rekabet, Randevu, İş, Annelik, Kadınlar birlikte çalıştığında konu başlıklarında bilimsel çalışmalarla ve edebiyat alanından örneklerle derinleştirerek irdeliyor yazar kadınlar arası rekabeti.

Kadınlar arası rekabeti incelerken 5. bölümü Anneliğe ayırmış yazar. Ne çok rekabet götürüyor bu alan değil mi? 2. bebeğimi beklerken okumak, acemi annelik anılarımı değerlendirmek, bu oyunlara bu sefer gelmeyeyim demek;)

Kadın, hayatı karmaşıklaştıkça kendi hayatını daha çok tartma ve başka kadınlarla karşılaştırmaya meyleder (s.23).

Anneler arasında doğru olanı yapma kaygısı hiç bu kadar artmamıştı. Ve ne yazık ki doğru olanı yapmanın yarattığı üstünlük duygusu belki de hiç bu kadar değersizleşmemişti(s.206).

Anneler birbirini yargılamakla uğraşırken, babalar babalığın günü gününe sorumluluğundan kaçar (s.217).

Rosener'in 1990 da Harward Review'da yayınlanan makalesinden bahsetmiş kitap. Yönetimde kadının izlediği yollar. Bu makaleyi de okumalı.

Ben pek sevdim kitabı.