10 Kasım 2011 Perşembe

Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Aramızdaki En Kısa Mesafe

Ben küçük ve kaliteli şeyleri çok seviyorum. Misal bir fincan türk kahvesi. Ama iyisinden... Az şekerli, su ve kahve birbirlerine harmanlanıp türk kahvesi olmuş.
Annem kotarıyor bence en iyi bu işi.
Malzemeden kaçmıyor, kahve paketlerinin bitiş hızı inanılmaz. Çalaateş değil, usuuuul usuuul pişiyor kahve ocakta.
Az şekerli olacak ki, sunulan şeyin tadını alacaksınız, diliniz boyanmayacak.
İllaki yanına bir tane portakal reçeli, has tadı aldıktan sonra şenlendirmek isterseniz dili diye.
Dili şenlendiren insanları bir ayrı seviyorum ben. Özenli insanları... Biraz da hüzünlü insanları...
İllaki kahve içerken gelir konu dedeme, annemin babasına. Ona pişirdiği kahveler ve onun  övgüleri. Onları anmak için de çokça kahve pişirir annem. Ruhları şenlensin uzak diyarlarda diye.

Ben Barış Bıçakçı'yı annemin kahvesi gibi sevdim. Hacimleri küçük kitapların. Nesir ama değil, şiir sanki. Nasıl bir gözlem gücü, nasıl bir anlatım, nasıl bir dili şenlendirme, nasıl bir hüzün, nasıl bir özen, göz boyamadan, çalakalem değil demlene demlene.
Bıçakçı da  yazdıkça  birilerinin ruhu şenleniyor uzak diyarlarda.
Ankara'yı da ayrıca hiç bu kadar sevmemiştim. Sizli haliyle biraz kendini sevdiren şehir büyüledi beni aralardan sızışlarla.

18 Ekim 2011 Salı

Muz Sesleri

Hayatımızın rutinlerinden olan pek çok şeye ilişkin detayları bilmeyiz çoğu zaman. Zeytin.  Ben Egeliyim. Bahçelerdeki zeytin ağaçlarına çok soruluşunu duymuşumdur, yeşil zeytin ağacı mı, siyah zeytin ağacı mı diye.
Keza benim bayıldığım bir meyvedir muz. Annem önüne muz arkasına muhallebi koyarak tamamlamış katı gıdaya geçişimi. Eskilerde çok pahalı olduğunu bilirim de, çuk çuk çuk diye kırıla kırıla olgunlaştığını bilmezdim muzların. Ta ki, Ece Temelkuran'ın Muz Seslerini okuyana kadar.

Elimdeki kitaplar bitmişken annemin kitaplığında buldum. Aaaa, sen bunu okumuş muydun şaşkınlığıyla. Daha önce okuyamayanlar, benin Temelkuran ön yargım nedeniyle ilk çıktığında çok da ilgilenmemiştim kitapla. Ama okuyacak başka şey olmayınca başladım bakalım nasılmış diyerek. Güzelmiş. Roman kurgusu zayıf olsa da, zaten kelime cambazı olduğunu bildiğim Ece, burada da döktürmüş. Hele ki Beyrut'u anlattığı bölüm, kitap elime geçse defalarca okurum defalarca.

Babasının kıbbesine yazdığı mektup bölümleri bilhassa daha keyifli geldi bana. Aradaki gözümüze gözümüze soktuğu mesajlardan arınsa, yazar hedeflediği siyasi roman konusunda daha başarılı olabilir yargısındayım.

Aşina olduğumuz Ortadoğu da, ne sesler çıkara çıkara olgunlaşıyar da farkında değiliz aslında...

Ağustos 2011 - Dikili.

11 Ekim 2011 Salı

Sevdalım Hayat

Birkaç sene önce kardeşimle annem ve babamın öğretmenler gününü kutlamak için göndermiştik. Ben heves etmiştim onlardan sonra okumaya, lakin araya birşeyler girdi hep. Bu yaz yazlıktan kışlığa minik gezimiz sırasında işte zamanı dedim. Her  zaman çok seviyorum biyografi okumayı. Bu sefer sevdiğim şarkıların oluşum hikayelerini de öğrendim bir yaşamın dehlizleri arasında. Romanlarından daha iyiydi sanki yaşam öyküsü yazarlığı Livaneli'nin. Yer Demir Gök Bakır'ın çekim öyküsünü anlattığı satırlardan sonra filmi tekrar izlemek, Karlı Kayın Orman'ının bestelendiği İsveç ormanlarında yürüyüş sonrası filtre kahve içmek ve de kimseciklerin sürgünlerde olmaması istekleriyle iyi ki de okumuşum dedim.
Herkesin sevdalısı olsun hayat...
2011-Ağustos-Balıkesir

12 Eylül 2011 Pazartesi

Serenad

Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim derler. Ama yakın arkadaşı Yaşar Kemal olan bir insanın daha iyi bir roman yazarı olmasını beklemek gerekmez mi bu durumda;) Romancılığını çok iyi bulmadığım ama pek çok romanını da okuduğum bir yazar Livaneli (Benim nazarımda çok güzel şarkıları var, ordan da kendisinin kuvvetli hatrı). Livaneli'nin son romanını komşumuzun elinde görünce, iki çocukla çok derinlikli şeyler okuma zamanı ve isteği bulamayınca okumaya karar verdim. Akıp giden bir roman, okurken de edebi değerde de. Serenad, Maya'nın gözünden bize yahudi soykırımıyla çerçevelenen bir aşkı anlatıyor. Mavi Alay, Struma gemisi trajedisi, Schubert'in Serenadı gibi pek çok bilgi romana ustaca yayılsa da, pek çok kere de yazar, ben ne de bilgiliyim satırları çarpmış gözümüze. İbni Haldun'un Coğrafya Kaderdir sözünü sayesinde öğrenmem ve keyifli okuma zamanları bu kitabın bende bıraktıkları arasında. 2011 - Dikili - Temmuz.

18 Ağustos 2011 Perşembe

İsim Şehir Hayvan

Baktım gördüm tez ilerlemiyor iki çocukla aralıklarla okuyabileceğim bir şey ne iyi olur diye düşündüm. Komşu teyzeme dedim kitabın bitince gene bana verir misin? Ara ara köşe yazılarını okuduğum Yılmaz Özdil'in kitabımı aldım elimi sıram gelince.

Bana Yılmaz Özdil deseniz, kıvrak dil ve araştırmacılık derim. Röportajında okumuştum, Hürriyet arşivinden faydalanıyormuş. Onu burdan, şunu şurdan alıp birleştirip öyle bir derliyor ki, öyle sürprizlerle çıkıyor ki karşımıza bir tek kader ağlarını örerken yarışabilir onun bu yeteneğiyle.

Bekir Coşkun yok Yılmaz Özdil verelim denebilir dar alanda muhteşem paslaşmalar isteyen okurlara.

Kalemine sağlık ne diyelim usta.


Velev ki mont!

Gümüş yüzüğünü sağ eline takarak Müslüman olduğunu zanneden polislerimiz tarafından… Tekmelene tekmelene burnu kırılan üniversite öğrencisinin adı ne?


Miraç.

*

Kandilde dünyaya gelmiş çünkü.

*

Namazında niyazında babaanne istemiş, evlatlagelin kırmamış, Miraç konmuş torununadı.

*

Anne, ev kadını. Baba, ilkokul mezunu, maden işçisiydi. Zonguldak’ta… Üç kuruş maaşla, hem toprağın yüzlerce metre altından kömür çıkardı, hem de pırıl pırıl üç evlat… Üçüne deüniversite okuttu; büyük oğlan Sakarya Üniversitesi’nde otomotivi bitirdi, büyük kız GaziÜniversitesi moda tasarımından öğretmen çıktı, küçük oğlan endüstriyel teknoloji okuyor.

*

Babası maden işçisiydi diyorum, çünkü rahmetli oldu. Hastaydı, halsizdi hep… TürkiyeTaşkömürü Kurumu tarafından defalarca hastaneye gönderildi, her defasında “Turp gibisin” dendi… Turp gibi olmadığını biliyordu ama, emekliliğine günler kalmıştı, sıktı dişini… Emekli oldu, üç ay sonra kanserden gitti. Yıllardır yuttuğu kömür tozu akciğerlerinibitirmekle kalmamış, çoktan bütün vücudunu sarmıştı. Emekli maaşı henüz bağlanmadan, toprağa verildi. Eşi alıyor şimdi o maaşı, 400 küsur lira… Miraç o parayla okuyor,Ankara’da.

*

24 yaşındaki bu delikanlıyla konuştum dün telefonda… “Ağabey, sordun anlatayım ama, yazma bunları lütfen, kendimizi acındırıyormuş gibi olmayalım” dedi.

*

Burnu unufak…
Onuru granit gibi.

*

“Annen?” dedim.
“Ağlıyor” dedi.

*

“Analar ağlamasın hükümeti” okusun diye yazıyorum bunları.

*

Gazeteciliğe polis muhabiri olarak başladım, 26 senedir gördüğüm, takip ettiğim örgüt’ün haddi hesabı yok; kaba tabirle bi kulağımızın arkası kaldı… Bu çocuklar onlardan değil.

*

Sizin çocuklarınız.

*

Burnu kırılan sizsiniz.

*

Zaten o nedenle, hiçbirinin sabıka kaydı çıkmadı. O nedenle, hâkim tarafından “suç muçyok, polise mukavemet de yok” diye serbest bırakıldılar.

*

Peki dayak niye?

*

İşte onu da, bu memlekette eğitim bakanlığı yapan, AKP Genel Başkan Yardımcısısöyledi… “Bu işi meslek haline getirmiş öğrenciler var, bakın bunların giydiği montlar bile aynı” dedi!

*

Halbuki ne diyorlardı düne kadar… “Kılık kıyafeti yüzünden hiçbir öğrenci kapı dışarıedilemez, devlet kılık kıyafetle uğraşmaz, öğrencinin kılık kıyafetiyle uğraşmaya kimsenin hakkı yoktur, kabileler bile kılık kıyafet ayrımı yapmaz” demiyorlar mıydı?

*

E haliyle… Şimdi çıkıp, daha önce söylediğine benzer bi cümle kurmasını bekliyoruz sayınbaşbakanımızdan: “Velev ki, siyasi simge olarak mont giydiğini düşünün… Suç sayabilir misiniz? Özgürlükler noktasında, dünyanın hangi ülkesinde böyle bir suç var?”

27 Haziran 2011 Pazartesi

Küçük Prens

Komşumuzun elinde gördüm Küçük Prens'i. Ben hiç okumadım dedim (ben de okuyayım mıııı demek yerine). Kısa süre sonra kitabı bitirip bana getirdi. NE'yi derin uykulara daldırırken bitirdim. Kendi kendime çocuklarımın düş dünyalarını yıkmam umarım diyerek.

Kimselerin olmadığı gezegende kral küçük prensi yargıç yapmak istediğinde ama burada yargılayacak kimse yok ki diyor küçük prens, kral da kendini yargıla o zaman diye cevap veriyor ve ekliyor en zoru budur.

Eğer büyüklere, “güzel bir ev gördüm, kırmızı tuğlalı: pencerelerinden sardunyalar sarkıyor, damında ise kumrular var” derseniz, nasıl bir evden söz etmekte olduğunuzu bir türlü anlayamazlar. Ne zaman ki onlara, “yüz milyonluk bir ev gördüm” dersiniz, işte o zaman size, “oo, ne kadar güzel bir evmiş!” derler gözlerini koca koca açıp.
(s19-20).

İnsanın belli alışkanlıları olmalı. Alışkanlıklardır bir günü diğerinden, bir saati ötekinden farklı kılan (s.70).

Yazar kendi suluboya resimleriyle canlandırmış küçük prensini de.

Çocuk kitabı olarak bilinir, o bir şapka değil, fili yutmuş boa yılanı hiç unutmayın, çok büyümeyin olur mu? Böylelikle hep sizin kitabınız kalabilir küçük prens.

2011- Dikili - haziran..

28 Nisan 2011 Perşembe

Herkes herkesle dostmuş gibi...

Sevgili Arkadaşım, Saricizmeli'de bir yazımı okumuş ve yazım üzerine bana bu öykü kitabını hediye etmişti. Blogumun ilk ödülü de diyebiliriz. Yaz tatili sırasında başladım. Bulantılar, sıkıntılar derken tekrar başlayıp okumam ilk emzirme dönemlerime rastladı. Ursula'dan sonra Barış Bıçakçı'yla da tanıştırdı beni sevgili arkadaşım. Herkes herkesle dostmuş gibi bir Ankara gezintisi. Behzat Ç.'yi izlerken aman da burası neresi sorgulamam, tanıdık geliş, kitabı okurken de benim eşlikçimdi. Hoş anlatımla, güzel diliyle Bıçakçı bir öyküyü anlatıyor, öykü kahramanı diğer öyküye el veriyor. Kitabın son anlattığı öykü ilk öyküye el vererek, dön dolaş aynı şeyler yaşadıklarımız, çok sıradan ama bir o kadar da eşsiz dedirtiyor bana...

Başka kitaplarını merak ettiğim yazar olarak not alıyorum kenara kendilerini.