28 Nisan 2011 Perşembe

Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar...

Ursula K. Le Guin'in bu kitabından alıntıya Bir Dolap Kitap'ta rastlamış ve ilgimi çekmişti. Hemen Ursula'nın tarzına düşkün arkadaşımdan kitabı ödünç vermesini rica ettim. 12 denemeden oluşan kitapta, Ursula Teyzem kahvesini içiyormuş da, ben de oturmuşum dizinin kenarcığına dinliyormuşum etkisi vardı. Balıkçı kadının kızı da tam benim düştüğüm tarz. Arkadaşımla keşisim kümesinde de olsa Ursula'da buluşmak güzel... Denemedeki “Ya kitap ya bebek” ve okuma süremin hamileliğime denk gelmesi daha da sorgulattı (oturup yazabilme süremse kızımın 2. ayını doldurduğu bu güne denk geldi). İyi oldu da okudum, Ursula ile tanıştım.

16 Mart 2011 Çarşamba

Puslu Camın Arkasından

Sadun Aren'in anılarını anlattığı kitabı Puslu Camın Arkasından. Bu aralar anı kitapları okumak çok hoşuma gidiyor. Türk solunun efsane isminin anılarını okurken kendine ve soldaki gelişmelere eleştirel bakışı hoşuma gitti.

Aren bana çok değişik gelen bir anısını paylaşıyor. Kolhaza toprak devrini yapan Macarlar nedenini şöyle açıklıyorlar :" Biz Budapeşte'ye çok yakınız. Akşamları Budapeşte'ye sinemaya, tiyatroya gideriz. Eğer kendi toprağımız olursa ailecek gidemeyiz" (s.179). Her kuruşunu biriktirip mülk edinmeye çalışan bir kültürün içinden, bu yaklaşım oldukça farklı geliyor.

DİSK için kurulan araştırma merkezinde her pazartesi yapılan toplantılara çaycı kızı da dahil ediyor Aren. Bunu insana saygının gereği yaptığını, sonra üzerinde düşündüğünü dile getirip şöyle devam ediyor :"Bu acaba doğru muydu? Yani eşit olmayan insanlara eşit muamele yapmak doğru mu? Bence yanlış. Eşit olsun, gelsin oraya otursun. Dil bilen, üniversite bitirmiş insanların arasında oturmak belki görünüş itibari ile ilerici gibi ama özünde değil. Bunu sonradan anladım. Herkes birbirine eşittir demekle insanlar eşit olmaz. Eğer o insana gerçekten saygı duyuyorsanız onu eşit olacak biçimde eğitmek, ona katkıda bulunmak lazım. Ondan sonra gelsin o masaya otursun. Öbürü suni birşey oluyor. Üstelik sıkılıyor ve belki kendini aşağılanmış hissediyor" (s.262).

Ve kitabın sonu şöyle bitiyor. "Siz bugünkü dünya, bugünkü toplumumuz hakkında yeni bir şey düşünmek istiyorsanız yeni kavramlar bulmalısınız. Eski kavramlarla yeni birşey düşünemezsiniz." (s.326).

Mehmet Ali Aybar ile ters düşmesini, kendi gözünden Behice Boran'ı ve Aziz Nesin'i, Türkiye İşçi Partisini, tutuklanışlarını, olaylı 1 Mayıs'ı, eleştiriler de alan özelleştirmeye bakışını kendi hayat hikayesinin yanı sıra aktarıyor.

15 Mart 2011 Salı

Saç Saça Baş Başa Kadınlar Arası Rekabet



İmge Kitabevi'nin internet sitesinden sipariş verirken indirimlerde gördüğüm ve hiç fikir sahibi olmadan edindiğim bir kitap. İyi ki de edinmişim. Kadına ilişkin kitaplar olunca, hele bir de derinlemesine olunca, okumalara doyamıyorum ben. Gerçi 2010 da başladım okumaya, 2011'de sonlandırdım. Ama tadına ere ere okumuş oldum. Sorunun kaynağı, Sağlıklı rekabet, Randevu, İş, Annelik, Kadınlar birlikte çalıştığında konu başlıklarında bilimsel çalışmalarla ve edebiyat alanından örneklerle derinleştirerek irdeliyor yazar kadınlar arası rekabeti.

Kadınlar arası rekabeti incelerken 5. bölümü Anneliğe ayırmış yazar. Ne çok rekabet götürüyor bu alan değil mi? 2. bebeğimi beklerken okumak, acemi annelik anılarımı değerlendirmek, bu oyunlara bu sefer gelmeyeyim demek;)

Kadın, hayatı karmaşıklaştıkça kendi hayatını daha çok tartma ve başka kadınlarla karşılaştırmaya meyleder (s.23).

Anneler arasında doğru olanı yapma kaygısı hiç bu kadar artmamıştı. Ve ne yazık ki doğru olanı yapmanın yarattığı üstünlük duygusu belki de hiç bu kadar değersizleşmemişti(s.206).

Anneler birbirini yargılamakla uğraşırken, babalar babalığın günü gününe sorumluluğundan kaçar (s.217).

Rosener'in 1990 da Harward Review'da yayınlanan makalesinden bahsetmiş kitap. Yönetimde kadının izlediği yollar. Bu makaleyi de okumalı.

Ben pek sevdim kitabı.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Türk Modernleşmesinde Çocuk



Yaz başında Eskişehir iş yolculuğumda sonuna kadar yaklaştığım, sonra Pıtırcık'ın bulantıları ve yazın bunaltıları derken kenara koyduğum, yıl sonunda bitirdiğim kitap.

Daha önce de belirttiğim gibi akademik çalışmalardan hoşlanıyorum. Birinci bölümde laiklik üzerinden fazlaca didaktik ve tek bakış açısıyla yaptığı değerlendirmelerden zaman zaman daral gelse de, ikinci bölümdeki anılardaki çocukluk gönlümü fethetti. Günlük Yaşam ve Gelenekler, Çocuk Yetiştirme ve Eğitim, Oyun ve Eğlence Kültürü incelenirken Betül Mardin, Ataol Behramoğlu, İsmail Cem, Haldun Dormen, Bekir Coşkun ve daha pek çok ismin anılarıyla süsleniyor.

Yaklaşık 400 yıllık tarihiyle Eyüp oyuncaklarının köklü tarihini, Şivilik* oyununu, Anadolu'da kırsal yerlerde yaşayan Ermenilerin cezadan çok ödül yöntemini benimsediklerini, Osmanlı'da herkes herkesin çocuğundan sorumludur anlayışını, dayak kültürü üzerine atasözlerimizin zenginliğini, 1869 yılında çıkan ilk Osmanlı çocuk dergisinin adının Mümeyyiz olduğunu, İslam Dünyası'nda mezarlıkların doğal mekanlar olduğunu gezmeye ya da hava almaya gidilen yerler olduğunu, bebeğin ağzına tükürerek kötü ruhlardan korunmaya çalışıldığını, Dünya'nın ilk çocuk müzesinin 1899 yılında ABD'nin New York kentinde açıldığını ve daha neler neleri okudum bu kitapta.

Prof. Dr. Bekir Onur gelişim psikolojisi ve çocukluk tarihi ile koşut çocukluk modernleşmesini incelediği bu kitaptan sonra Türk Modernleşmesinde Anne diye bir kitapla devam etse ne hoş olurdu.

Şivilik : Hasat toplanmasının ardından çocukların ev ev gezip torbalarına leblebi, kuru kayısı vb. şeyler topladıkları oyun.

İmge, 371 sayfa.

2 Ocak 2011 Pazar

Çocuklarla Doğru İletişim

Anne İşte'den sonra okuduğum 2. Sabiha Paktuna Keskin kitabı. Çöp Çocuk beklemede. Anne İşte'yi de beğenmiştim, bu kitabını da beğendim.

TV izleme konusunda, bizim arkada akan görüntüleri yakalayamadığımızı anlık görüntüyü algıladığımızı, çocuklarınsa (yaş arttıkça azalarak) her görüntüyü kaydettiğini, bunun beyni iflasa götürebileceğini söylüyor(s.75).

Yenidoğan döneminde, her ağladığında ilgilenin, bu şımartmaz demekte (s.65). Annemin 40 gün bebeğe düzen oturtulmaz lafı hem gelenekte hem yenide ikisinin de yeri olduğunun göstergesi.

Yenidoğan bebeğin yorum yeteneği yoktur. Moro refleksi , Emme refleksi, Arama refleksi, Adım atma refleksi vardır (s.63). Acar Bey'de anne karnında müzik anneyi rahatlatıyorsa anne dinlesin, bebeğin beyin korteksi gelişmediği içni yorumlayamaz demişti. Ayrıca bizi suyun içinden duyduğunu (BBC'nin bir belgeselinde de izlemiştim), biz deniz dibinde neyi ne kadar duyabiliyorsak öyle duyduğunu ifade etmişti. Zaten yorumlayacak olsa kalp bağırsak gümbürtüsünden sıranın bizim seslerimize gelmeyeceğini söylemişti.

İlk yıl bebekleri emzirmeyi, emzirilmiyorsa yalancı memeyle emme duygusunun doyrulmasını öneriyor (s.61).

2. yaşta objeleri sembolleştirir ama duyguları yapamaz. Bu nedenle duygularını somut bir şekilde sarılıp öperek ya da ağğlayarak, ısırarak, tekmeleyerek ifade eder (s.78). Paylaşmaz, sağlıklı olan paylaşmamasıdır bu dönemde (s.80). İki çocuk paylaşmaya çalışırken hiçbir şekilde müdahale etmeyin önerisi var.

Mutlaka kardeşi olsun, 2. yaşta anneye bağlanma dönemi sona erdiğinden bebek düşünülmeye başlanabilir demekte.

Ezberlemek beynin özel faaliyetidir. Beynin başka hiçbir faaliyetinde böyle uzun süreli elektrik potansiyeli kullanılmaz.Ve kullanılan hafıza alanı beynin en önemli deşarjlarının ürettiği bölümdür. Bu nedenle epilepsinin en sık göründüğü alanlardandır(s.96). Çocuklara ezber yönlendirmesi yapıldığında tiklerin, hırçınlığın, depresyonun görülme sıklığı artmış. Ezbere bir kere daha hayır o zaman. (Heh he, hiç yeteneğim yok o yüzden kötü ezberlemek)

Bir kitap akademik çalışmalarla desteklendiğinde benim açımdan daha doyurucu oluyor. Her ne kadar Saba Tümer'de izlediğimde (programın başlarında) çok katı ve didaktik bulsam da Sabiha Hanım'ın kitaplarından aynı etkiyi almadığımı belirtmeliyim. Ayrıca yukarıda yazdığım ve kitapta okuduğum kimi bilgileri daha önce programlarda dinlemiştim. Böyle bir uzmanımız olduğu, bilgilerini halka iletmek için çabaladığı için şanslıyız.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Pıtırcık



Renè Goscinny'nin kaleminde, Jean-Jacques Sempé'nin fırçasında hayat bulmuş Pıtırcık. Asterix ve Red Kit'le Renè tarafından kardeş.

Arkadaşları Lüplüp, Çarpım, Gümüş, Toraman, Sırım, Dırdır ile maceradan maceraya koşarken, karnımda Pıtırcık'la okumak istedim.

Çocuklarıma bir kütüphane oluşturmak istiyorum. Benim okuduğum onların kitapları olacak kitaplardan oluşan bir kütüphane. Pıtırcık da bu amaçla seçtiğim kitaplardan.
Bir çocuğun kaygıları, algılarıyla yazılmış bir kitap Pıtırcık.

UE, E.'yi anne karnında pek sevmektedir. Ama ona E.'nin annesi kim diye sorduğumda bana cevabı kim oldu. Onlar bambaşka algılarla, bazen yüzümüzde kocaman bir gülümseme bırakarak yaşıyorlar hayatı. Pıtırcıkı okuduklarında oldukça büyümüş olacaklar. O günlerde Pıtırcık'ı birlikte okumak, hem Pıtırcık'a hem onların miniklik anılarına beraberce gülmek dileğiyle...

25 Aralık 2010 Cumartesi

Aklımdaki Yılan

Yeliz'in mimi harekete geçirdi, bir kitap siparişi verdim. Bu sırada listemde olan Hatice Meryem'in Aklımdaki Yılan'ını da edindim. Daha önce Sinek Kadar Kocam Olsun Başında Bulunsun'u okumuştum. Devlet Tiyatroları'nda (Ankara) oyunlaştırıldı kitap. Geçen sene arkadaşıma doğumgünü hediyesi biletini almak istediğimde kapalı gişe oynadığını görmüştüm (bu sene durum nasıl bilmiyorum).

Aklımdaki Yılan İletişim Yayınları'ndan. Bir günde okuyup bitirdim.  Dili kullanımını çok sevdim kitabın. Ben kolay kolay hikaye okumayı sevmem, ama konu şu aralar çok benden olduğu için sanırım fena sardı. 8 anneyi anlatmış, Meryem. Keşke 16 olsaymış dedim.

Annelik meslektir toplumsal baskısını, kaliteli zaman, muhteşem anne dayatmasını, kızların annelerini çoğu zaman anlamamasını, anlamak için uğraşmamasını, annelerden kızlara geçen mirasları, doğuran mı annedir emek veren mi anlatmış.

Ben en çok doğurmak anne olmaya yeter mi, yoksa insanı emek mi anne yapar irdelemesini yaptığı Kadın Kadına Bir Hesaplaşma'yı beğendim. En çok da bu öyküde baktığı çocuğun annesine çocuğu arayıp sormuyor diye kızan kadının, baktığı kuşların annesi gelince onlara ben baktım büyüttüm şimdi neden geliyorsun gözlemi hoşuma gitti. Başımıza gelmeyen durumlar hakkında ne kadar da kolay konuşabiliyor, yargılayabiliyor, acımasızlaşabiliyoruz. Hem de yargıladığımız yönde tavır gördüğümüzde altüst olabiliyoruz.

Meryem bir söyleşisinde, "Anneliğin yüceltilmesini, hem bilinçli, hem de bilinçsiz olarak kadını köşeye sıkıştırmanın bir yöntemi olarak görüyorum." diyor. Ben de, ben de. Yücelt değer kat, sonra az ya da hiç sorumluluk al, değerler yücesi kadın atfedilen kutsallığına bakıp gıkını çıkaramasın. Akıllıca.

Gene aynı söyleşide ekliyor "Ben çocuklarımla ilgili bir anneyim ama ne onları boğacak kadar ne de onları kasacak kadar bir ilgi değil bu. Sürekli olarak dengeyi tutturmaya çalışıyorum. Mükemmel mi? Değil. Sıkıntılar yok mu? Bir sürü. Küçük oğlumu çok küçük yaşta kreşe verdim, çünkü kendimi geliştirmem için zamana ihtiyacım vardı. Evim pis olsun, dolapların arkası toz içinde kalsın, umurumda değil ama çocuğum böyle bir annenin çocuğu olduğunun farkında olarak büyüsün. Dolayısıyla mümkünse 13-14 yaşlarına geldiği zaman yemeğini kendisi dolaptan alsın. Aslında zaten birçok çalışan annenin çocuğu böyle yaşıyor. Bizde annelik, ev kadınlığı, çocuğun yüzde yüz hizmet ile mesul olduğu bir kuruma dönüşüyor. Bu kadın açısından da, çocuk açısından da tehlikeli." Köyden kente göçle tarladan kopup eve kapanan kadınlar için cillop evler, kolalı gömlekler, dört başı mamur sofralar ben çocuğuma kıymet verdimin göstergesiydi belki, lakin artık kadınların çocuklarının büyüdüğü dünyada (bilhassa kendi ülkem için) kadınların özgür olduğu, çalıştığı, kendini geliştirdiği, ürettiği bir ülkeyi çocuklarına sunmak için çaba (Hatice Meryem'inki gibi) benim için daha kıymetli. Dolabın arkasının değil sokağın ucunun temiz olmasını önemsiyorum. Haa, hem dolap arkası, hep sokak ötesi pırıl pırılsa ne ala. Ama bunu sağlayacak ve tükenmeyecek kadın azdır sanırım, en azından erkeğin ciddi omuz desteğine gereksinimi vardır. Gerçi bu kitapta erkekler hiç yok desem yeri. Kitap boyunca babalar ya yok, ya fena, ya flu. Aslında anneler ve babalarla öyküleri yazsa böylesi iyi gözlemci ve söz ustası bir yazar, tadından yenmez değil mi?


Kitabın öznesi genç annelerin hep oğulları var, anne kız ilişkisindeki annelerse hep çocuklarını büyütmüş olanlar. Yazarın da oğulları var herhalde diye düşündüm. Biri 22, diğeri 15 yaşında iki oğlu varmış.

"Hatice Meryem Aklımdaki Yılan’da yepyeni hikâyelerini edebiyatın ve mizahın kuvvetli tonuyla anlatıyor." diyor tanıtımda, mizah kısmı biraz iddialı ama edebiyat kısmına imzamı atıyorum.

Biraz okumak isteyenler için minik parça .

Eskiye bağlanmayan yeniyi tatsız, tuzsuz, kuru ve anlamsız bulduğum için (s.18).

Ne de olsa seyircisi tek, bileti bedave, gösterimi ömür boyu sürecek vasat bir oyunun yegane yıldızı olmaktı annelik (s.16).

Onu güldürmeye bayılıyordum (ben de UE'yi güldürmeye bayılıyorum:)) (s.23).

Şu annelik meselesini tutup mesleğe dönüştürüyordu pek çok kadın (s.27).